
Oyunun Yazarı: Alis ÇALIŞKAN
Yöneten: Hakan Emre Ünal
Oyuncular: Pınar Güntürkün
Oyunun Türü: Komedi, Trajedi, Dram
Oyun Süresi: 80 dakika
Sahne Yeri: Temsili Sahne
Sezon: 2025-2026
Bu hayattan gerçekten ne istiyorum, ne bekliyorum diye kaç defa sorduk kendimize? Başkalarını düşündüğümüz kadar kendimizi ne kadar düşündük? Mesela en son ne zaman “kim, ne der” diye düşünmeden oturduğumuz masalarda özgürce kahkaha attık? Bir kadın olarak yaşadığımız toplumda ne derece var olduk veyahut olabildik…?
–Yazı Spoiler İçermektedir—
Bir pavyonda tuvaletçilik yapan Ayten’in ağzından hayat hikayesini dinlediğimiz bir oyun bu. Ayten, pavyonda nasıl tuvaletçi olmaya başladığını, kendisini ve çocuklarını terk eden kocasını, hayallerini, kederini ve öfkesini bir bir anlatır. Eskiden çok sessiz olan, yaşadığı olaylara tepki vermeyen ve duygularını bastıran Ayten’in dönüşümü; bir gece yaşadıklarının ardından bastırılmış duygularının açığa çıkmasıyla başlar. Bu duygusal çözülme süreci, onun yeni bir benle tanışmasına vesile olur. Artık eskisinin yerine türkü söyleyen, oynayan ve durmaksızın anlatan bir Ayten vardır.
Geçmişte varlığını hissedip adlandıramadığı öfke duygusu; bilinç ve bilinçdışının arasındaki sınırın yıkılması gibi bir gün tuvaletin buzlu camı kırıldığında ortaya çıkar. İşte o anlarda Ayten, ismini koyamadığı öfkenin kendisiyle tüm çıplaklığıyla yüzleşir.
Ayten’in oyun esnasında dile getirdiği “İçime dolan yaşamakmış meğer!” cümlesi uzun yıllar bastırdığı yaşama arzusunu fark ettiğini ve büyük bir uyanış yaşadığını gösterir.
Ataerkil bir toplumda Ayten’in kendisi olmasına ve varlığını ortaya koymasına hiç fırsat verilmemiştir. Sekiz-on yaşlarından itibaren hayattan yavaş yavaş izole edilmiş; ne düşündüğü, ne istediği sorulmamıştır. İlişkileri filmlerdeki gibi sanarak yanlış bir evlilik yapmış; evliliği “baba evinden çıkıp koca evine girmek” olarak tanımlamıştır. Toplumsal açıdan bakıldığında, Ayten’e erken yaşta toplumsal cinsiyet rolü yüklenmiştir. Kadının “transfer edilen bir varlık” olarak konumlandırıldığı, “yaşamasının” değil “katlanmasının” beklendiği; kadınların özne değil nesne olarak görüldüğü bir toplumsal yapının içinde var olmuştur.
Yaşayamadıklarının öfkesiyle hem hayata hem insanlara kızan Ayten, kırk yaşından sonra yaşamayı öğrenmeye başlar. Eşinin kendisini ve kızlarını terk etmesiyle birlikte hayatına yeni sorular almaya cesaret eder. Daha önce hiç sormadığı “Ben ne istiyorum?” sorusu onun uyanışını başlatır. Bu, öz farkındalığının ilk adımıdır.
Yıllarca eşinden şiddet gördüğü; evde eşyaların kırıldığı; kavgalar sırasında kızlarını alıp odaya kilitlediği; eşinin her akşam içki içtiği ve içkili gecelerde türkü söyleyerek Ayten’i zorla oynatmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Uzun yıllar yatalak kaynanasına bakmış, kaynanasının ölümünden sonra ise eşi onu ve çocuklarını terk etmiştir. Bu olaydan sonra çalışmaya başlamış ve geçmişe dönük bazı pişmanlıklarını dile getirmiştir: “Neden daha önce çalışmadım? Neden onu ben terk etmedim?”
Yıllarca içinden gitmeyi geçirdiğini ancak bunu başaramadığını; “Nasıl geçinirim? Çocuklarım ne olur?” gibi düşünceler nedeniyle boşanmak istese de boşanamadığını ifade eder. Bu süreçte öğrenilmiş çaresizlik döngüsüne girdiği görülmektedir. Ayrıca “El âlem ne der?” düşüncesi, toplumsal denetim mekanizmasının etkisini göstermektedir. Ancak şimdi geriye dönüp baktığında korktuğu gibi olmadığını; çalışıp geçinebildiğini ve artık “el âlem”in ne dediğini umursamadığını söyler. Bu sözler, “yeni Ayten”in ifadesidir.
Ayten, kızlarının kendi yaşadıklarını yaşamaması için büyük fedakârlıklar yapar. Oynayıp zıplamalarını, istedikleri gibi giyinmelerini, istemedikleri şeyleri yapmamalarını, “hayır” demeyi, konuşmayı ve bağırmayı öğrenmelerini ister. İyice tanımadan evlenmemelerini, evlenmek zorunda olmadıklarını ve uzun uzun tanışmalarını öğütler. Böylece kendi yaşayamadıklarını çocuklarının yaşamasını isteyerek geçmişteki eksikliklerini telafi etmeye (kompansasyon) çalışır.
Pavyona mühür vurulduğu akşam, çalışan kadınlarla birlikte içki içip dertleşmektedirler. Ayten o gece ilk kez içki içer. “Kadın kısmı içmez derler. Ama onlar içiyor. Onlar kadınsa, ben nasıl bir kadınım?” diyen Ayten’in yaşadığı bu iç monolog, toplumsal normların kadın kimliği üzerindeki belirleyici etkisini göstermektedir. İlk kez içki içmesiyle birlikte bastırdığı duygular gün yüzüne çıkmaktadır. Pavyona sarhoş bir adam gelir ve Ayten o an adamın yüzünde kocasını görür. Elindeki bıçağı adama saplar. Yere yığılan adamın etrafında dönerek türkü söylemeye ve oynamaya başlar. Bu sahne, kocasının içkili gecelerde onu zorla oynattığı anıları hatırlatmaktadır. Bir süre sonra pavyondaki kadınların kendisini izlediğini fark eder. “Aha… Film ben oldum dedim. Meğer o geceye kadar kendi sesimi doğru düzgün duymamışım.” sözleri, şimdiye dek görünür olmadığını; ancak o gece ilk kez birileri tarafından görüldüğünü hissettiğini ortaya koymaktadır.
Eşinin kendisini terk ettiği günden sonra her gece onu rüyasında gördüğünü; gerçek hayatta söyleyemediklerini rüyasında bağırarak dile getirdiğini anlatır. Yüzleşme isteği canını acıtmaktadır. Yapılmamış duygusal hesaplaşma ve kapanmamışlık duygusu, bilinçdışında rüyalar aracılığıyla varlığını sürdürür. Eşinin kendisini bir birey olarak görmediğine; gitme isteğini ve ayrılma kararını açıkça söylememesine çok kızgındır. Elinde kalan tek duygunun öfke olduğunu vurgular. Bu öfke de yaşadığı o geceyle birlikte açığa çıkar.
O geceden sonra içinde bir şeyin kıpır kıpır dolaştığını söyler. Bu duygunun adını da farkındalığı sayesinde koyar: “Hayatmış. Yaşamakmış.”, “Eskiden herkes hayatını yaşardı, ben ise onları seyrederdim. Herkes gülerdi, oynar, ağlar, sevinir, hüzünlenirdi… Ben ise onları uzaktan seyrederdim. Şimdi ise herkes beni seyrediyor. Film ben oldum. Ben konuşuyorum, herkes beni dinliyor.” sözleriyle seyirci konumundan özne konumuna geçtiğini; yaşama enerjisini hissettiğini ve toplumsal normları kırarak adım attığını göstermektedir.
“Ben ne istediğimi hiç bilmemişim. Annem, babam, kocam, kardeşlerim, komşum ne ister… Hepsini bilmişim. Ama ben ne isterim, onu hiç sormamışım kendime. Ayten dedim, bundan sonra başkalarının ne istediğini değil, kendi ne istediğini bileceksin. Tek tek bulup yapacaksın. Dileğim altmış beş yaşında ölmek. Yirmi, yirmi beş senem kaldı. Canım ne istiyorsa onu yapacağım, onu yaşayacağım… Ondan sonra öleceğim. Yeter laaann!” diyerek hayatında ilk kez bu şekilde haykırır. Bu haykırış ona çok iyi gelir.
Oyuna İlişkin Kişisel İzlenimlerim
Kendi hayatından vazgeçip başkalarının isteğine göre yaşamış, bunun farkına ya geç varmış ya da hiç varamamış kadınların temsilidir Ayten. Az ötemizde, yanı başımızda, kafamızı çevirdiğimizde var olan o kadınlar… Kimi zaman annelerimiz, babaannelerimiz, kız kardeşlerimiz, komşularımız… Her yerde varlığını hissettiğimiz, bir gün bile kendine “Ben ne istiyorum?” diye sor (a)mamış canım kadınlar…
Afife Jale Ödüllerinde “En Başarılı Kadın Oyuncu” ödülünü almış bu oyun izleyenlere kendini, geçmişini sorgulatacak bir yapıt. “İstediğim hayatı mı yaşıyorum?” sorusu ile veda ediyor izleyicisine. Neşet ERTAŞ türküleri eşliğinde kadının, toplumda kendine yönelik bakış açısını irdeleyen bu oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum. Sevgiyle ve oyunla kalın…
Elif ALTAY
Uzm. Psikolojik Danışman