Kapatmak için ESC'ye basın

PsikolektifPsikolektif Ortak Noktamız: Ruh Sağlığı

ATAERKİNİN SÜRPRİZ HAMLESİ: ERKEKLİK ALT KÜLTÜRÜ – Psikolektif’ten – Sayı – 17

Bu Yazıyı Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakikadır.

“Prenses erkek

“Indie dinleyen erkek

“Kitap okuyan erkek

“Ağlayan erkek

“Kıskanmayan, yazma diyince yazmayan erkek

“Ehliyeti tekte alamayan erkek

“Moda takip eden erkek

“Red flag erkek

“Alfa erkek

Bu ifadeler hepimize oldukça tanıdık geliyor biliyorum. Evet, son zamanlardaki erkeklere yönelik stereotipleştirmelerden bahsediyorum. Peki günlük yaşamımızın ve mizahımızın oldukça olağanlaşmış bir parçası haline gelen bu ifadeler bize aslında ne söylüyor? Gerçekten erkekler prenses mi oldular yoksa hegemonik erkeklik kendi gücünün mağduru mu oldu? Popülerleşen kavramlardan olan performatif erkeklik ne demek? Gelin beraber bakalım.

Günümüzde özellikle sosyal bilimler alanındaki birçok yaklaşım, cinsiyetin biyolojik bir gerçekliğin ötesinde toplumsal, sosyal ve kültürel bir olgu olduğunu ifade eder. Bu yaklaşım kimi çevrelerde oldukça kabul görse de geniş ölçekte bakıldığında hâlen birçok kesim tarafından kafa karıştırıcı bulunabilmektedir. Ancak bugün, özellikle sosyal medyada ve genç gruplar içerisindeki cinsiyet algısına bakıldığında bu yaklaşımın aslında ne demek istediğini çok daha iyi anlamak mümkün.

Feminist araştırmacı Judith Butler (2006)’e göre cinsiyet, doğuştan getirilen bir özellikten ziyade zaman içerisinde oluşturulan bir özelliktir. Sosyoloji alanındaki birçok araştırma da bu ifadeye paralel biçimde cinsiyetlere özgü niteliklerin ve davranışların kültürel olarak değişken bir yapıda olduğu fikrini desteklemektedir. Başka bir ifadeyle cinsiyetlere atfedilen özellikler zamana ve kültürel değişime paralel olarak farklılaşabilmektedir. Tam olarak bu yaklaşım aslında cinsiyetin durağan değil performatif bir doğası olduğunu ifade etmektedir. Ancak diğer taraftan çok eski tarihlerden beri erkeklik hegemonyası varlığını sürdürmekte, esas olan cinsiyet ifadesinin ise maskülenite olduğu fikri kabul görmektedir. Bu yaklaşım erkeği doğrudan güç ve iktidarla özdeşleştirmekte, erkekteki baskın ögeleri ve hatta saldırganlığı meşrulaştırmaktadır. Günlük yaşamda kullanılan dil ve ifadeler ise bu anlayışı beslemektedir. Erkeğe atfedilen sözel ve bedensel eylemlerin sürekliliği hem bu eylemleri meşrulaştırmakta, hem de stereotipik erkeklik anlayışını pekiştirmekte ve bu stereotipe uymayan ifade biçimleri dışarıda bırakılmaktadır (Grandi, 2024). En somut ve güncel örneğiyle bugünlerde “yeterince erkek olmamak” vurgusuyla da sıkça rastladığımız performatif erkeklik kavramı ise aslında cinsiyetin doğasındaki akışkanlığa karşı toplumsal perspektifin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda performatif kelimesi aslında maskülen ögelerin görece dışında algılanan ifade biçimlerinin olağanlığını, erkeklik algısı içerisinde daha geniş bir duygusal alanı ifade etmektedir (Butler, 2006).

Bugün özellikle sosyal medya kullanıcıları arasında oldukça popülerlik kazanmış kavramlardan olan performatif erkeklik, toplumsal anlamda hala alışılmışın dışında olarak görülen, müzik zevki, giyim tarzı, yaşam ve kendini ifade biçimi görece daha duygusallığa yakın erkekleri nitelemek amacıyla kullanılmaktadır. Aslında performatif ifadesinin kelime anlamıyla paralel biçimde erkeklerin güç ve baskınlık ögelerinden arı, görece daha estetik bir tarzı benimsemesi onları toplumsal dışlanmayla karşı karşıya bırakmaktadır. Bununla beraber toplumun bir kısmı da bu tarz özelliklerin aslında erkekler tarafından romantik çekiciliği arttırmak amacıyla maske olarak kullanıldığı inancını taşımaktadır. Her halükarda kavramın günlük kullanımında ise aslında hegamonik erkeklik anlayışı ve maskülenitenin temel alındığı görülmektedir. Bu yaklaşım baskı, şiddet ögelerini meşrulaştırmakta ve ataerkini yeniden inşa etmekte, diğer yandan ise erkekler üzerindeki baskıyı arttırmaktadır. İhtiyaçlarını dile getirmek, duygularını yaşamak ve dışa vurmak erkekler için git gide daha zor hale gelmektedir. Bu tarz yaklaşımlar, ikili cinsiyet kalıplarının dışında olarak algılanan cinsel kimlik ve cinsiyet kimliği tanımlarının maruz kaldığı ayrımcılığı arttırmaktadır. Öte yandan performatif olarak nitelendirilen erkeklere herhangi bir beyana bakılmaksızın cinsel yönelim ataması yapılabilmekte, bu yolla hem farklı cinsel yönelimlere yönelik olumsuz algı, hem de erkeklere yönelik ataerkil baskı yeniden inşa edilmektedir (Grandi, 2024). Bu durum günümüzde dünyanın birçok yerinde erkeklerin günlük yaşamını oldukça zorlaştırabilmektedir. Çünkü her gün çeşitli yollarla meşrulaştırılan ataerki, her cinse ne olması, nasıl davranması, nasıl hissetmesi, nelerle ilgilenmesi/ilgilenmemesi ve hatta ne iş yapması gerektiğini dayatmakta; bu dayatmaların dışına çıkan bireyleri ise ayrımcılık ve dışlanmayla karşı karşıya bırakmaktadır. Örneğin erkek hemşirelerle yürütülen birçok araştırma, hemşireliğin kadın mesleği olarak algılanması sebebiyle erkek hemşirelerin kariyerinde birçok zorlukla karşılaştıklarını ve insanların kendilerine yönelik bakış açılarını yönetmekte zorlandıklarını ifade etmektedir (Liu ve ark., 2022).

Peki bu kavramın günümüzde bu kadar yaygınlaşması aslında bize ne söylüyor olabilir?

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin başlangıcından beri bu mücadele birçok kesim tarafından yalnızca “kadınların” mücadelesi olarak algılandı ve erkeklerin toplumsal konumuna bir tehdit olarak kabul edildi. Ancak hem güncel araştırmalar hem de yaşantısal deneyimlerimiz bunun gerçekçi olmadığını açıkça gösteriyor. Bugün tıpkı yüzyıllardır kadınların veya LGBTI+’ların kalıp yargılarla değerlendirildiği gibi erkekler de alfa erkek, prenses erkek, performatif erkek gibi kategorize edilerek bu kavramlar ötekileştirici etiketler olarak kullanılıyor. Nitekim bugün gelinen noktada aslında esas kabul edilenin erkek olmak değil “yeterince erkek” olmak olduğunu anlıyoruz. Erkekler üzerindeki bu güç ve yeterlilik baskısı benlik ve beden algısını etkilerken aslında tekrardan şu sözü hatırlıyoruz: Erkek kendi iktidarının mağdurudur. Başka bir ifadeyle erkekleri toplumsal anlamda iktidar kılan ataerki, bugün erkekleri ataerki karşısında savunmasız bırakıyor ve hep daha fazlasını yapmaya, daha fazlası olmaya zorluyor. Bu zorlanmanın ise erkeklerdeki kaygı, stres, öfke, yetersizlik gibi zorlu duyguları ve depresif yönelimlerini arttırabildiğini tahmin etmek çok zor olmayacaktır.

Sonuç olarak, performatif erkeklik kavramı aslında her ne kadar cinsiyetin kültürel boyutuna vurgu yapsa da bu kavramın günlük dildeki kullanımı toplumsal cinsiyet eşitliğinden ne kadar uzaklaştığımızı da gözler önüne seriyor. Sözü edilen uzaklaşma ise her zaman olduğu gibi toplumun birçok ferdini dezavantajlı pozisyonda bırakıyor. Bu noktada Grandi (2024)’nin dil vurgusunu her daim hatırlamakta fayda var: Dil norm üretimi ve gelişiminde son derece önemli bir rol oynamakta ve yeni bir kültür oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Baskı ve eşitsizliğin yerleşik bir düzen olmasından kaçınmak adına dil kullanımımıza ve ifade biçimimize dikkat etmek, ataerkinin dayatmalarından özgürleşme yolunda ayacağımız ilk ve en önemli adımlardan biri. Yazının burasına geldiysen, sevgili okuyucu. Tebrikler, ilk adımı attın. Devamının gecikmemesi dileğimle.

                                                                                      Onur İbrahim Atay

Uzman Psikolojik Danışman