
Sevgili hocam, sizinle ilgili klinik psikoloji alanında uzman olduğunuzu, ayrıca psikodramatist unvanınızın bulunduğunu ve Üsküdar Üniversitesi’nde 2012 yılından bu yana, benim de orada bulunduğum yıllardaki en güzel anılarımın parçası olan grup psikoterapileri dersi verdiğinizi; bunun yanı sıra “Sosyal Fobi” ve Oğuz Tan Hoca ile yazdığınız “Korkacak Ne Var!” ve “Kaygılanacak Ne Var!” adlı üç kitabınızın bulunduğunu biliyoruz. Bunun dışında kendinizle ilgili Psikolektif Dergisi okuyucularına ne söylemek istersiniz, kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Öncelikle bu mesleği seçtiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Zevkli, aynı zamanda da gurur verici bir meslek. Her seferinde “İyi ki seçmişim” diyorum. Hemen ardından diyebilirim ki birçok alanda birçok şeyi aslında danışanlarımdan öğrendim: Onların duyguları, düşünceleri ve bazı olayları onlardan dinlerken dayanma gücüm konusunda kendimi görmem çok önemli bir deneyimdi. Çünkü çok ağır olaylar olabiliyor ve kaptırmadan oraya bakabilmen çok çok önemli. Bir de üstüne aşırı empati kurma özelliğim vardı. Ama bu, yanımda taşıyıp götürdüğüm bir şey değil artık. Bu şekilde bir dengeye ulaşmak ise tabii ki zaman aldı. Hiç ummadığımız olaylarla karşılaşmak mesleğimizin bir başka kıymetli yanı. Bu umulmadık yerlerde bakış açınız farklılaşmaya başlıyor ve olayları çözebilme ya da anlayabilmeye yönelik duygular değişebiliyor. Süreç sadece karşımızdaki kişinin değil bizim de çok şey öğrendiğimiz bir süreç. Ben 33 senede farklı farklı yollara girdim diyebilirim. Mesela “Psikoyorum” diye bir program sundum. Hafta içi her gece 00:00’dan 01:00’e kadardı. Heyecanlı bir insanım ve heyecanımı kontrol etmek, bunu yapabilmiş olmak mükemmel bir şeydi. Yaklaşık, sanıyorum dört yıl ya da beş yıl sürdü ve oldukça yoğundu. Bundan çok büyük bir haz aldım, insanlara faydalı olduğunu düşündüm. Psikodrama ise on yıl gibi uzunca bir sürede hayatıma çok şey kattı. Üniversitede yüz yüze dersler yine başlıyor ya çok mutluyum, bunu da biraz önce öğrendim. Yüz yüze grup terapileri dersi vermeyi, insanlarla birlikte olmayı çok seviyorum. İnsanların duygularını anlayarak aktarmaları, hayatlarına yön verebilmeleri, sıkıntılar içerisinden çıkabilmeleri bazen mucize gibi.
Korku, kaygı, fobi kavramları çok karıştırılan kavramlar. Bu kavramların tanımını nasıl yapmamız uygun olur, sizden duymak isteriz.
Korku dediğimiz şeyde gerçekten bir tehdit var ve ona tepki gösteriyoruz. Bu bedensel ağırlıklı olduğu gibi duygularımız harekete geçtiği için ağırlıkla duygularımız ile ilgili de olabilir. Tabii etkisine bakılırsa hem bedende hem duygularda bir değişiklik oluyor. Mesela hava bozuyor korkuyoruz, ardından korkunun başımıza gelmesi ihtimaliyle tanımlı durumu, “ne olacak, ışıklar da kesilecek, eyvah deprem olacak” şeklinde bir kaygıyı da geliştirebiliyoruz. Fobi de korkudur aslında ama normalde korkulmayacak durumlarla ya da nesnelerle ilgilidir. Yani aslında olay gerçekçi değil bunun farkındayız ama bizim elimizde olmayan bir şey: Uçak fobisi, araba fobisi veya sosyal fobi dediğimiz durumlar buna örnek. Fobi deyince yüzlerce alt başlık çıkabiliyor karşımıza. İnsanların aşırı kaçınarak kaygı bozukluğuna dönüştürdükleri fobileri olabiliyor. Kapalı alan korkusu, açık alan korkusu gibi. Endişenin ise bedensel belirtileri var: Boğulacakmış gibi hissetme, çarpıntı, bayılacakmış gibi hissetme, derin derin nefes alma… Bununla beraber kaygının bizi engellemesi başka hastalıklara da yol açıyor diyebiliriz: Mesela anksiyetenin çok yoğun olduğu bir depresyon. Özetle aslında birçok alanda kaygıyı yaşarız ama bunun şiddetlenmiş hali daha farklı durumlara da yol açar diyebiliriz.
Sağlıklı korku ile patolojik korku arasındaki farklar nelerdir?
Öncelikle korku duymamız çok doğal, en küçükten en büyüye kadar her insan korku duyar, hatta hayvanlar da korku duyarlar. Bu başlı başına sağlıklı bir durumdur. Öyle ki bizim korku duygusunu ya da onu tetikleyen düşüncemizi kaybetmememiz lazım. Çünkü bu hayatımızı sürdürmemiz, etrafımızdaki tehlikelerden kendimizi koruyabilmemiz için gerekli. Bazen çocuklar tehlikeli durumları anlayamaz, mesela ellerini sobaya doğru götürürler. Onlara: “Dikkat et yanarsın” dediğimiz halde elini götürür ama yandıktan sonra bir daha çok acıdığı için dikkat eder. Buradan da anlıyoruz ki aslında korkunun ne olduğu veya hangi tehlikelere dikkat edilmesi gerektiği öğrenilen de bir durum. Bunu Küçük Hans deneyinden de biliyoruz. Gerçeği doğru değerlendirememekle ilgili yaşadığımız korkular olabilir: Mesela aynı evde yaşadığınız biri çıtır çıtır adım atabilir ve siz onu tanıdığınız için biliyorsunuzdur ama eğer bilmiyorsanız “bu ses nereden geliyor” diye düşünerek korku duyabilirsiniz. Ayrıca korkuyu yaşamak insandan insana da değişir. Normal bir şaka yaşlı birinin kalp krizi geçirmesine sebep olabilir. Belki on kişiye sorsak on kişi farklı bir korku tanımlar. Korkunun var olması ve sürmesi ile onun artık patolojik bir hale gelmesindeki ayırt edici nokta artık kişinin kendini bu korkunun dışına bir türlü çıkartamaması, gece gündüz uyuyamaması hatta uyuduğu zaman bunu rüyalarında görmesi söz konusu olduğunda açığa çıkar. Yani özetle kişinin yaşam kalitesi bozulmuştur çünkü patolojik bir korku devreye girmiştir. Bu takdirde de mutlaka profesyonel bir yardım almak gerekir.
Psikolektif Dergisi’nin bu ayki teması Korku. Pandemi süreci ölüm korkusunun, özellikle temizlik temalı takıntıların ve bazı fobilerin tetiklendiği bir dönem oldu. Sizce bunlarla çalışırken ruh sağlığı uzmanları neleri gözden kaçırmamalı, nelere dikkat etmeli?
Pandemi sürecine baktığımızda ölüm korkusu ya da temizlik takıntıları çok arttı dediğin gibi, temizlik takıntısı olan kişilere baktığımızda bir açıdan etkilenmediler ve hayatları daha da normal kategorisine girdi diyebiliriz çünkü diğer insanlar da onların yaptıkları gibi yapmaya başladılar. Yalnız ölüm korkusu bazı insanlarda daha da artmaya başladı: “Her an her dakika kötü bir şey olacak, hemen hastalığa yakalanacağım, perişan olarak öleceğim, hastalığı başkalarına geçireceğim” gibi takıntıların tetiklediği korkular da ortaya çıkmaya başladı. Burada ruh sağlığı uzmanları özellikle şuna dikkat etmeli: Karşıdaki kişiler önceden bu korkunun ne kadarına sahip, hiç mi yoksa belirli şeyler var mıydı ve bu korkular eğer daha önce yoksa ne şekilde yerleşmeye başladı, hangi seviyede hangi duygunun daha fazla ön plana çıkmasıyla tetiklendi? Eğer daha önceden varsa ve daha da arttıysa o zaman bunun ona özgü çalışılması lazım. Mesela sosyal çevreyle ilişkisini acaba bu takıntıları ya da korkuları yüzünden mi kesti yoksa zaten kesilmeye başlamış mıydı bu da vesile mi oldu? Yani burada her şeyin şiddeti çok değerli; hiç, belirli ölçüde ya da çok yoğun yaşamış olmak tespitini öncelikle yapmak gerekiyor. Eğer yaşam kaliteleri bozuluyorsa yani uykuları, iştahları iyice bozulmuş, unutkanlıklar başlamış, dikkat dağınıklıkları çok fazla varsa ve artık her an her dakika düşünce içeriklerinde bunlar var gibi bir durum söz konusuysa o zaman muhakkak psikiyatriste yönlendirilmeli ama bunlar yoksa ve kişi hayatını devam ettirebiliyorsa; düşünce içeriğinde var olan bazı problemler noktasında profesyonellerden destek alması yeterlidir ve çarpıtmalar, bakış açıları üzerinde çalışılabilir.
“Korkacak Ne Var!” adlı kitabınızda, fobilerin ve bazı korkuların tedavisinde kişinin işlevselliği dikkate alınarak psikiyatriste gitmenin ve gerekirse ilaç kullanmanın faydasından bahsedilmiş. Ancak ilaç kullanımı konusunda birçok kişinin önyargıları var. Bu önyargılarla ilgili neler söylemek istersiniz?
İlaç kullanımına dair ön yargıları kırmak lazım çünkü bu safhaya gelmek ve ilacı gerektiren bir durumu yaşamak isteyerek olmuş olan bir şey, bir tercih değil. Beynin görünüşüne baktığımız zaman zaten bu safhaya gelinen durumun nasıl bir değişim sonucu oluştuğu ortaya çıkıyor, anlayabiliyoruz. Beynin işlevsel fonksiyonları değişiyor ve kişinin korku ile kendini kapatması, soyutlanmış hissetmesi ve insanların hepsinin tehlikede olduğunu düşünmesi gibi anlamsız korkular ve tetiklenen kaygılar daha da artabiliyor. Beyin haritası dediğimiz sistem çok iyi veriler sunuyor. Bizler de bu tespitleri onu gözlemleyerek ortaya koyuyoruz. Beyin haritasında belirli bölgelerde yoğunlaşmalar oluyor ve böyle durumlarda beta dediğimiz gerginlik dalgaları çoğalıyor, alfa denilen rahatlama dalgaları tamamen yok olmuş oluyor. Anlıyoruz ki beyin o kadar yorgun ki delta denen dalgalar bir anda her yeri kaplamaya başlıyor. Teta dalgaları ise çok artıyor çünkü aşırı düşünme hali ortaya çıkıyor. Bu görüntüleri kişi de gördüğü zaman daha farklı değerlendiriyor o yüzden bu delili ortaya koymak, anlatmak da lazım. İlaç kullanımının ardından altı ay sonra yeniden beyin haritası çekildiğinde aradaki farkı ve düzelmeyi görüyorlar. İnsanların profesyonel kişilere kulak vermeleri lazım. Özellikle “bir haftada ben geçiririm bunları” tarzı söylemleri duyunca kaçınmak lazım. Beyin işlevi bozulduysa bu kesinlikle olmaz. Kişi bu tarz yaklaşımlarla bir haftada sanki geçermiş gibi hissedebilir ama daha sonra sıkıntı yaratan durumlar iki üç misli şiddetle ortaya çıkar ve ayaktan tedavi görmek gerekirken yatışa doğru giden bir sürece maruz kalma söz konusu olabilir. Güvenilir bir uzmana danışmanın gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Bir de insanların özellikle çocukları için ilaç kullanımı istememelerine değinmek lazım. Bu konuda çocuk ve ergen psikiyatri uzmanları ile konuşarak karar vermeliler çünkü hiçbir hekim insanların zarar görmesini istemez ve aynı şekilde hiçbir psikolog da bu yönlendirmeyi yaparken bunu istemez. Şunun yapılması her zaman daha sağlıklıdır: Psikolog ve psikiyatristlerin birlikte çalışması. İlaç kullanım sürecinin psikoterapiyle desteklenmesinin olumlu sonuçları epey fazladır.
Travma ve korku ilişkisinden bahsedebilir misiniz?
Travma ve korku birbiriyle çok fazla ilişkili olabilir çünkü kişiler patolojik boyuta gelen bir korku yaşadıklarında özellikle bir travmaları varsa bunun etkisiyle korkuları daha da tetiklenebiliyor veya tetiklenme düzeylerinden daha büyük bir endişe halinde, yoğun bir depresyonla (hayattan uzaklaşma kendini soyutlama gibi) bu korkuyu sürdürebiliyorlar. Bu noktada zaten kişinin yaşadığı travmaları ile ilgili çalışmalar yapılır. EMDR diye kısaltılan, travmaların çalışılmasına etkililiği oldukça kabul gören bir teknik vardır. Bu teknik kişinin bedenindeki çift yönlü uyarım sayesinde duygularının işlenmesini ve travmatik olaya dair bilginin dönüşümüyle sağlanan yeniden anlamlandırma ile travmaya bağlı işlevsellik kaybının ortadan kalkmasını sağlar. Çalışılmayan travmalar hayatımızdaki birçok olayda, durumda, ilişkilerimizde karşımıza çıkıyor ve sağlıklı bir şekilde ilerlememizi engelliyor, bu ilerleyişin engellenmemesi için muhakkak yardım almak şart.
Korkuyu sevmek mümkün mü? Korku ile haz arasındaki ilişkiden bahsedebilir misiniz? (Korku filmi izlemeyi sevmek, ekstrem sporlar vs.)
Bu çok güzel bir soru. Dediğin gibi korkudan birçok insan hoşlanır: Lunaparklardaki o dönme dolaplar, dapdar hızlı inen ve insanı çok ürküten havuzlardaki kaydıraklar, bungee jumping, paraşütle atlamak bunlara birer örnek. Bunları çok sevmek, zevk almak bir parça adrenalini sevmek ile ilgili. Bunları seven kişilerin beyinlerinde ilgili bölgelere verdikleri cevapla ilgili süreçle bağlantılı olarak zevk haline gelebiliyor. Adrenalin kimi zaman mutluluk verebilir ve bunun nedenini, nasılını kişisel olarak da değerlendirmek şart: Yaşantılar, kendilik algısı, ölüme verilen anlam açısından ele alınabilir. Mesela bazı insanlar ufak belirtilerde bile panik atak gelmesinden endişe ederken bazı insanlar daha stresli olduğu zaman bir şeyleri daha iyi yapabiliyorum diye düşünerek kendini daha da strese sokmaya zorlarlar ve o durumda bir şeyleri başardıkları kadar da büyük bir haz duyarlar.
Şiddet içeriklerinin medyada “duyarlılık” başlığı altında da olsa “haber” türünde de olsa gösterilmemesi gerektiği hepimizin bilgisi dahilinde. Ancak bugün “kayıpların bulunması, küslerin barışması, cinayetlerin aydınlanması” gibi amaçlarla yola çıktıklarını söyleyen gündüz kuşağı programları amacına hizmet ediyor olduğu savunmasıyla bu temaları detaylı şekilde işliyorlar. Sizce bu durum gerçekten topluma yarar mı sağlıyor yoksa çoğunlukla insanların korkularını tetikleyerek toplumdaki olumsuza yönelik beklentiyi mi arttırıyor?
Evet bir sürü durum karşımıza çıkıyor sabah programlarında, kimine göre mantıklı kimine göre mantıksız değerlendiriliyor. Herhangi bir yakıştırmayı bütün topluma mal etmemiz doğru olmaz. Kimi insanlar var olan korkularından daha fazla korku ediniyor ve olumsuz etkileniyor kimi insanlarsa kendini daha fazla korumaya çalışmak amacıyla temkinli olmayı öğreniyor. Bizim dikkat edeceğimiz öncelikli nokta mevcut durum aşırı ve şiddetli, durdurulamayan korku haline geliyor mu? O zaman tedavi sürecine girmemiz şart. Toparlayacak olursak ben bu programların etkisini yarı yarıya değerlendiriyorum. Bir yandan insanların daha da dikkatli olmalarını tetikliyor olabilir bir yandan ne yapacaklarını bilemeyip eksik ve çaresiz hissetmelerine sebep olabilir. Çünkü aşırı korku içeriklerine maruz kalma hali şüpheleri arttırıyor. Şu bir gerçek ki bizler tercihlerimizle varız ve zaten korkuları aşırı tetiklemesi yönünden bu tür programların zararı olduğunu fark eden insanlar izlememeyi tercih ediyorlar.
Psikodrama korkulara dair çalışmalarda nasıl işlevsellik sağlamaktadır?
Psikodrama korkuları daha net görebilmemizi sağlar çünkü var olan korkuyu orada oynuyorsun, yaşıyorsun ama farklı olarak yanında psikodramatist ve grup arkadaşların oluyor, o korku her neyse hikayesini yaşantılamak için kişiler seçiliyor. Dolayısıyla o korkuya dair sergilenen tavır ve o deneyimden sonra seçilen tavır kişide anlamlı bir sonuç verebilir, hayatından o korkuyu atmasını sağlayabilir ve korkunun yerini daha sağlıklı duyguların almasını sağlayabilir. Ego güçlenir. Fakat kişinin psikodrama ile dönüşmesi için temel bir farkındalığı olması önemli.
Patolojik korkuların ve fobilerin tedavisinde ruh sağlığı çalışanlarının nasıl bir yol izlemesini önerirsiniz?
Öncelikle çok iyi dinlemeliler. Anlatılan detayları iyi ayrıştırabilmeli ve kişinin bakış açısını iyi değerlendirebilmeliler. Mesela o kişinin farklı bir hastalığı var mı yok mu, belki psikotik bir atak olabilir, maddeye bağlı bir korku oluşmuş da olabilir. Bu ve benzeri altta yatan süreçlere detaylıca bakılması lazım. Kişi gerçeği tam olarak test edemediği zaman, çok yoğun anksiyeteden kurtulamadığında, terapiden de faydalanamayabilir. O yüzden danışma veya terapi yardımından önce ilaç tedavisi gerekir. Uzmanın “Ben başladım yaparım” diyerek acele etmesi doğru olmaz. Klinik donanıma, bilgiye sahip olmak çok önemli. Klinik psikoloji eğitimi de ayrıca çok büyük bir katkı sunuyor. Çünkü az önce bahsedilen ayrımları yaparak tespit edilenlere göre duruma özgü çalışılması ve gerekirse süpervizyon alınması şart. Ayrıca korkularla çalışmak için sağlıklı bir terapist olabilmek de çok önemli. Terapistin de patolojileri olabilir ve dahası korkuyla bağlantılı olabilir. Kendi korkusunu halletmeden karşısındakini tedavi etmeye kalkan terapist bu sefer kendisi tetiklenir ve bunu fark etmediği sürece terapinin faydası olmaz. Kişilerin hayatlarına dokunduğumuzda etkimizin olumsuz da olabilme ihtimalini göz önünde bulundurmamız lazım. Bu işi önce biz profesyoneller değerlendirmeli; insanları da gittikleri kişinin gerçek bir profesyonel olup olmadığına dikkat etmeleri noktasında uyarmalıyız.
Röportaj: Sena Kübra ÇATALOĞLU
Klinik Psikolog / Psikolojik Danışman