
KİTAP KÜNYESİ
Yazar adı: Alice Miller
Yayınevi: Okuyan Us Yayınları
Basım yeri ve tarihi: İstanbul/2014
Sayfa sayısı: 224
Basel’de felsefe, psikoloji ve sosyoloji eğitimi gördükten sonra aldığı Psikanaliz eğitimiyle 20 yıl boyunca terapiler ve eğitimler veren Alice Miller, 1980 yılında yazı yazmak için mesleğini bırakmıştır. Bu süreçten sonra kamuoyu tarafından çokça eleştirilen bazı teorilerinin de yer aldığı on üç kitap yazmıştır. Hayatının son dönemlerinde kendini, yakalandığı kanserin kaderine bırakmayı reddetmiş ve 14 Nisan 2010 tarihinde 87 yaşında yaşamına son vermiştir.
“Beden Asla Yalan Söylemez” kitabı “Birine öfkelenme özgürlüğümüz yoksa onu sevmeyi seçemeyiz. Sevmeme özgürlüğümüz olmayan birini gerçekte(n) sevemeyiz.” sözünden hareketle kişilerin çocuklukta anne ve babası tarafından gördüğü istismarın ve yetişkinlikte dahi devam etmesi zorunlu görünen bağlılığın, kişinin bedeninde olumsuz sonuçlar doğuracağı gerçeği üzerine yazılmıştır. Yani kişi anne ve babası tarafından duygusal, fiziksel, cinsel ve ruhsal olarak ne kadar istismar edilirse bedeni o kadar büyük yara alacaktır ve ne yazık ki sağlığının bu sebeple bozulmasının farkına bile varmayacaktır. Alice Miller kitabında Musevilik’te 10 Emir’in içerisinde yer alan “Daha uzun yaşayabilmek için anne-babanıza hürmet edin.” normuna yer veren 4.Emir’i tamamen reddetmekte ve hatta iyileşmenin önündeki en büyük engel olarak nitelendirmektedir. Bu nitelendirmenin en büyük sebebi ise tüm toplumlarda ne kadar kötü olursa olsun “ebeveynlik” statüsünün kutsal sayılması ve bu kutsiyetin çocuğun daima masum olduğu yargısının önüne geçmesidir. Çünkü geleneksel ahlaka göre bir çocuğun kendisinden nefret etmesi meşrudur ancak anne-babasından nefret etmesi kabul edilemez.
Bir çocuk dünyaya geldiği zaman ebeveynlerinden en çok ihtiyaç duyduğu şey sevgidir. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde de fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacından sonra yer alan Sevgi/Ait olma ihtiyacının temelde içine doğduğumuz evde karşılanmaya başlaması beklenmektedir. Kişiler sevginin içine aldığı şefkat, korunma, dikkat, ilgi, dostluk ve iletişim kurma isteği gibi tüm duyguları ailede sağlıklı şekilde hissederse bedenen ve ruhen bu iyi anıları taşıyacak ve kendi çocuklarına da aktarabileceklerdir. Ancak sevgi ihtiyacı karşılanmayan ve ailesiyle güvenli bağlanmayı sağlayamayan çocuk, içinde doldurulmayı bekleyen bir boşlukla yaşayacaktır. Hayatının geri kalanında da bu boşluğu doldurmak adına onu sevgiden mahrum bırakan anne- babasına ya da onların yerindeki kişilere o kadar çok bel bağlayacaktır. Bu bedenin normal bir tepkisidir. Beden tam olarak neye ihtiyaç duyduğunu bilir, mahrum kaldıklarını unutmaz. Boşluk oradadır, doldurulmayı bekler.
Travma kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı ruhsal ve fiziksel yıkımlara sebep olabilen bir olgudur. Kazalar, beklenmedik ölümler, ciddi hastalıklar, saldırı, işkence, tecavüz, aile içi şiddet gibi olaylar travmatik yaşantılara örnek olarak gösterilebilir. Özellikle çocuklukta ebeveynleri veya bakım verenleri tarafından istismar edilen ve travmatik yaşantılar yaşayan kişiler, yetişkinlikte bu çocukluk sancılarını farklı yollarla dindirmeye çalışmaktadır. Bu yollardan ilki ebeveynleri tarafından oluşturulan çocukluk örüntülerinin seçilen kurbanlara doğrudan yansıtılmasıdır. Diktatörler, seri katiller ve insanları hor görenler işte böyle doğarlar; bu insanlar çocuk olarak asla saygı görmemişlerdir ve bu saygıyı kazanmak için kuvvet kullanmaktan başka bir şey bilmemektedirler. Bu kuvveti kurbanlara kullanmamayı tercih edenler ise ruhlarının acısını bedenlerinde depresyon, kronik uykusuzluk, anoreksiya, DEHB gibi hastalıklar olarak taşımış veya acıya dayanamayıp intihar etme yoluna gitmişlerdir. Sonuç olarak her iki yolu tercih eden kişiler de, içsel çatışmalarıyla baş edemediği durumlarda farklı savunma mekanizmaları ile travmanın etkilerini bastırmaya çalışmaktadırlar. Alice Miller bu durumu örneklendirmek adına kitabında, sancılarını dindirme yolunda kurban olmayı bırakıp otorite olma yolunu seçen Hitler, Stalin, Napolyon, Mao ve Saddam Hüseyin gibi diktatörlerin hayatlarının yanı sıra; başkalarına zarar vermeyi reddeden ve sancılarını edebiyata yansıtmış olan Dostoyevski, Çehov, Kafka, Nietzsche, Woolf, Schiller gibi yazarların hayatlarına da yer vermiştir.
Kitaba İlişkin İzlenimlerim
Kitapta ünlü yazarların ve diktatörlerin ailelerinden gördükleri istismarın anlatılması, onlara farklı bir gözle bakabilmemi sağladı. Ayrıca duygular ile beden arasında yaşanan çatışmayı açıkça gözler önüne sermesi ve hastalıklara doğrudan “ruhun kirlenmesi” olarak bakması yönüyle ilgi çekici olmuş.
Çocukluk yaşantılarının yetişkinlikteki etkileri konusunda yazılmış kaynak sayısı fazla olmasına rağmen bu kitap, ebeveynlik kavramına farklı yaklaşmaktadır. Çünkü geleneksel öğretilerin ve “Ebeveynlik kutsaldır.” düşüncesinin halen çok yaygın olduğu bu topraklarda yetişkinlikte yaşanan sancılar için çocukluk travmalarını sunmak ve doğrudan ebeveynleri eleştirmek yeni bir bakış açısı değildir. Ancak çoğunlukla bu yaklaşımın sonucu ebeveyni affetmenin hafifliğine dayandırılırken; bu kitap, affetmenin rahatlamaya yardımcı olmayacağı, önemli olanın duyguların özgürce ifade edilmesini ve gerekirse bağın tamamen koparılması gerektiğini vurgulamaktadır. Sadece travmaya sebep olan ebeveynleri suçlamak yerine bu zehirli pedogojiyi sürdüren herkesi -örneğin terapistleri- eleştirmektedir.
Gizem ATAŞ
Psikolog