
Rüyalara dair bilimsel temelde yapılan ilk açıklamalar 1800’lü yıllarda Burdach, Delboef ve Robert gibi bilim insanları tarafından nörofizyolojik çalışmalara dayandırılmıştır. Başlangıçta bu şekilde ele alınan rüya kavramı ilk olarak Freud tarafından psikolojik temelde ele alınmıştır (Güven, 2015). Rüyalara ilişkin tanımlar Freud öncesi ve sonrası olarak ele alınabilir. Freud öncesi dönem rüyaları daha çok nörofizyolojik şekilde ele alırken Freud ile birlikte psikolojik işlevleri olan bir olgu olarak ele alınmaya başlamıştır (Güven, 2015). Freud rüyaları bilinçaltına giden asil yol (via rega) olarak tanımlamaktadır. Rüyalar insan hayatının derinliklerini ve sırlarını yansıtan önemli psikolojik verilerdir. Yani rüyalar gizil istek ve güdülerin bilinçdışı süreçlerde simgeleşerek kabul edilebilir içeriklere dönüşmesidir (Geçtan, 2005). Zamanımızın çoğunu uyuyarak geçirdiğimiz için rüyalar günlük hayatımızın bilinçaltındaki tezahürü olarak karşımıza çıkabilir (Freud, 2001). Uyku, kişiyi başka dünyalara götüren, dünyanın acı ve sevinçleri gibi durumlarından uzaklaştıran bir faaliyettir. Ancak rüyalar malzemesini gerçeklikten ve bu gerçekliğin oluşturduğu zihinsel yaşamdan almaktadır.
Freud psikanalitik kuramında psikopatolojiyi(duygu, düşünce ve davranış bozukluğu) rüyalarla ilişkilendirmektedir. Freud’ a göre psikopatoloji ilk kez rüyalarla ortaya çıkar ve rüyalardan keşfedilebilir (Güven, 2015). Özellikle sanrılı oluşan patolojik vakaların altında sıklıkla korku verici rüyalar yatmaktadır. Freud psikopatoloji ve rüyalar arasındaki benzerliklere vurgu yapmıştır. Özellikle bazı psikoz ve paranoya gibi psikopatolojilerin periyodik olarak tekrarlanan rüya sürecinin şiddetlenmesi olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir (Güven, 2015). Rüyalar ve psikopatolojilerin temelinde “arzuların doyurulması” olduğu düşünülmektedir.
Freud’a göre, rüyaların içeriğini etkileyen önemli bir etmen de rüyanın görüldüğü geceden önceki gün boyunca yaşanan duygu ve düşüncelerin kalıntılarıdır. Bu kalıntılar bilinçdışında etkinliklerini sürdürdükleri için, fiziksel uyaranlarda olduğu gibi rüya içeriğinin bir parçası durumuna gelirler (Geçtan, 2004). Freud’a göre rüyalar insanın bilincinde arka plana itilmiş, sosyal ve etik değerlerle kontrol altında tutulmuş veya bastırılmış düşünce ve duygularının uykuda bilincin rahatlamasıyla görsel açıdan ön plana çıkmasıdır (İmamoğlu, 2010).
Freud 2001 yılında yayımlanan “Rüyaların Yorumu” adlı kitabında şöyle bir olaydan bahsetmektedir: “Hastalarımdan biri oldukça uzun bir düş sırasında bir kafede “Kontuszowka” ısmarladığını görmüştü. Bunu bana anlattıktan sonra “Kontuszowka”nın ne olduğunu bana sordu, çünkü bu adı hiç işitmemişti. Onun bir Polonya likörü olduğunu, bu adı kendisinin üretmiş olamayacağını çünkü benim bu adı duvar ilanlarından uzun süredir bildiğimi söyledim. Başlangıçta bana inanmadı. Ama birkaç gün sonra aylar boyunca günde en az iki kez geçmiş olduğu sokak köşesindeki duvar ilanında adı gördü” (Freud, 2001). Bu örnekten de anlaşılacağı gibi rüyalarımız farkında olmasak da zihinsel gerçeklikler ve yaşantılardan etkilenmektedir. Freud bu kitabında rüyaların yorumlanabileceğini göstermeyi hedeflemektedir. Freud için rüyalar, bilinçaltı süreçlerin işleyiş biçimlerini anlayabilmek için kullandığı başlıca araç olmuştur (İmamoğlu, 2010). “Rüyaların Yorumu” adlı eser, günümüzde de bilinçaltı süreçleri en iyi açıklayan belge olarak geçerliliğini sürdürmektedir.
Freud, rüyaların yorumlanmasında iki temel yöntemden bahsetmektedir. Bunları simgesel yorumlama ve şifre çözme olarak adlandırmaktadır. Simgesel yorumlamayı, rüya içeriğini benzer ve anlamlı başka içeriğe yerleştirme olarak açıklamaktadır. Freud’ a göre simgesel yorumlama düşleri açıklamada yeterli değil ve yeteri kadar bilimsel değildir (İmamoğlu, 2010). Şifre çözmeyi ise rüyalardaki her içerik ya da temayı bireyin kişilik özellikleri, kişisel yaşantıları gibi bilinen anlamlı bir işarete çevirmeye çalışmak olarak açıklamaktadır (Güven, 2015). Bu yöntemde sadece rüyanın içeriği değil rüyayı gören kişinin özellikleri de dikkate alınır. Aynı rüya farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir. Bu sebeple rüya gören kişinin kişilik özellikleri ve sosyal yaşantısını bilmek rüya yorumlama için önemlidir. Freud rüyayı kısaca “bir dileğin gerçekleşmesi” olarak açıklamaktadır. Freud’ un ilginç 13 imgesel rüya tabirini buradan okuyabilirsiniz: https://onedio.com/haber/sigmund-freud-dan-ruyalara-bakis-acinizi-degistirecek-13-ruya-tabiri-711197
Rüyalar psikoloji biliminde önemli bir yer tutmuyorken; rüyalara verilen anlam gizemli, büyülü bir nitelik taşıyordu. Freud, rüyaların uykuda zihinsel çalışmanın ürünü olduğunu ve bilinçaltının çözümlenmesinde rüyalardan yararlanabileceğini yaptığı çalışmalarla göstermiştir. (Öztürk, 1998) Freud ile başlayan psikolojik açıklamalar da öğrencileri Jung, Lacan ve Boss’un yaptıkları değişiklik ve eklemeler ile devam etmektedir. Jung’un rüya kuramı Freud’un rüya yorumuna benzemekle birlikte kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı ve arketipler kavramlarını ekleyerek farklı bir bakış açısı içerir (Güven, 2015). Freud’un bir diğer öğrencisi Lacan da Freud’un rüya kuramına benzer açıklamalar getirmekle birlikte rüyadaki her figürün rüya sahibinin ego özdeşimleri (ego identifications) olduğuna vurgu yapar. Boss’ un rüya kuramı ise varoluşsal-fenomenolojik bir bakış açısı içermektedir. Rüyaların psikolojik analizinin Freud ile birlikte başlayıp geliştiği ve günümüzde psikoterapi alanında yorumlanmaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda rüya analizi hususunda profesyonel ruh sağlığı çalışanları ve bilimin ışığında hareket edilmesinin esas olduğunu göz ardı etmemek gerekmektedir.
Yavuz Selim Kaymakcı
Psikolojik Danışman