Varoluşçuluğun temel düşüncesi varlığın özden önce gelmesine dayanıyor. Biz insan şeklinde var oluyoruz ama kim olacağımızı yani özümüzü zamanla inşa ediyor, kendimizi ona göre tanımlıyoruz. Peki, bu okunduğu kadar kolay mı? Neye göre, kime göre, nasıl bir öz oluşturabiliriz ki?

Heideger biz bu dünyaya fırlatılmış atılmışız der. Fırlatılıp atıldığımız bu dünyada ilmek ilmek kendi özümüzü oluşturmaya çalışırken beraberinde gelen varoluşsal kaygılarımız da var: Ölüm, özgürlük, varoluşal yalıtım ve anlamsızlık gibi.
En başta hepimizin bildiği bir ölüm gerçeği var. Bilinçli veya bilinçsiz süreçlerimizde ölüm kavramını derin bir şekilde hissediyoruz. Frankl’a göre ölüm, hayat perdesi ardından sürekli sesini duyurmakta ve yaşantımızın üzerinde büyük etkisi bulunmaktadır. Çok sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, yanı başımızda olan ölümlerde, afetlerde, savaşlarda hep bir kaygı hissetmez miyiz? Yalom, ‘Her şey, kendi varoluşu içinde sürüp gitmeye çabalar ve özdeki varoluşçu çatışma, ölümün kaçınılmazlığının farkında olunması ile var olmaya devam etmek istemesi arasındaki gerilimdir.’ der. Aslında ölüm ve hayat birbiriyle var oluyor diyebiliriz. Eğer kişi ölümü görmezden gelmeyi, inkârı seçerse içsel süreçlerindeki çatışma artacağı için anksiyeteyi arttırır. Ama öte yandan var olmayı tercih eder ve yüzleşirse bu kaygılar kişiyi ayakta tutabilir. Çünkü ölümün varlığı aynı zamanda hayatımıza bir anlam, derinlik de katar. Sonlu bir varlık olarak, sınırlarımızın farkında olduğumuzda bu yaptığımız her işe yansır. Örneğin yaşça bizden büyüklerimizin gençliğinizin kıymetini bilin demesi gibi. Gençliğimiz bir gün bitecek bunun farkındayız. En basitinden fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı hale gelecek. Bunun kıymetini bilmemiz gerekirken, yaşlılığı belki de ölümü inkâr ederek aslında anksiyetemizin üstünü örtüyor olabilir miyiz?
Ölümün yanı sıra özümüzü oluştururken özgür olduğumuz da bir gerçektir. Kierkegaard için özgürlük kişinin öz (kendi) farkındalığının artması ve bir benlik olarak sorumlu davranabilme kapasitesidir. Anksiyeteyi içinde barındırır. (Akt., Sayar, K) Evet seçim yaparken özgürüz, birilerine danışsak bile sonucunda verdiğimiz kararlar kişiseldir ve bu da beraberinde sorumluluğu getirir. Varoluşsal bu yalnızlığın farkında olmamak anksiyeteyi arttıracaktır. Eğer tüm bu duyguları bastırıp, kişi seçim yapmaktan kaçarsa tam anlamıyla kendi hayatını yaşayamaz hale gelir. Başkalarının seçimlerini yaşar, özgürlükten korkar ve köleleşmiş olur. Bu da beraberinde nevrotik anksiyeteyi getirebilir.
Varoluşsal yalıtım, var olurken ne kadar diğer insanlara da ihtiyaç hissetsek de aslında herkesten farklı ve biricik olmanın getirisidir. Var olurken de tek başımızaydık aynı şekilde ölürken de öyle olacak. Ne kadar gruplara girsek, insanlarla yakınlaşsak bile bu yalıtılmışlık hissi kaygıyı beraberinde getiriyor.
Son olarak insanın yaşamı boyunca peşini bırakmayan bir anlam arayışı mevcuttur. Neden, nasıl, niçin yaşıyoruz? Bu hayatın anlamı ne? Neden var olduk? Bu gibi sorularla ve kişinin içsel olarak hissettiği açlığıyla kişi kendi hayatına bir anlam yükleyecektir. Bunu gerçekleştiremezse yaşadığı anlamsızlık duygusu hem anksiyetesini arttırır hem de yaşamı zorlaştırır.

Var olma cesaretini gösterememek varoluşsal anksiyeteyi körükleyerek onu patolojik hale getirebilir. İşte burada Tillich’in (1952) varoluşsal anksiyete ile patolojik anksiyete arasındaki ilişkiyi özetlediği maddeleri eklemek istedim.
1. Varoluşsal anksiyetenin ontolojik bir özelliği vardır ve ortadan kaldırılamaz, ancak olmak cesaretiyle onunla yüzleşilebilir.
2. Patolojik anksiyete benliğin varoluşsal anksiyeteyi üstlenememesinin bir sonucudur.
3. Patolojik anksiyete kişinin kısıtlı, sabit ve gerçekçi olmayan bir temelde kendini gerçeklemesine ve bu temelin zorunlu bir savunmasına yol açar.
4. Patolojik anksiyete, kader ve ölüm anksiyetesiyle ilişkili olarak gerçekçi olmayan bir güvenlik, suç ve kınanma anksiyetesiyle ilgili olarak gerçekçi olmayan bir mükemmeliyet, şüphe ve anlamsızlık anksiyetesiyle ilgili olarak gerçekçi olmayan bir kesinlik üretir.

