Birinin kaybı, özellikle de bu kişi sevilen biriyse, şüphesiz herkesi üzer. Fakat pek çok durum karşısında gösterdiğimiz bireysel farklılıklar kendisini yas durumuna verdiğimiz tepkilerde de belli eder. Örneğin kimi içinde bulunduğu durumu, his ve duygularını ifade edebilirken (ağlayarak, arkadaş ve akrabalarıyla konuşarak…) kimisi bu duyguları içinde yaşamayı tercih eder. Her şeye rağmen yas tutan kişilerin gösterdiği ortak tepkiler vardır.
Peki, bu ortak yas tepkileri nelerdir?
- Fiziksel tepkiler: Midede boşluk hissi, nefes alamama, boğulacakmış gibi olma, seslere aşırı duyarlılık, enerjisizlik ve çabuk yorulma, iştah artması ya da azalması
- Bilişsel tepkiler: İnanamama ve inkâr, konfüzyon, ölen kişinin yaşadığı duygusu, ölen kişiyi görme ya da sesini duyma, işitsel halüsinasyonlar, görsel halüsinasyonlar
- Duygusal tepkiler: Şaşkınlık ve şok, üzüntü, öfke, kendini ve başkalarını suçlama, yalnızlık, umutsuzluk
- Davranışsal tepkiler: Ağlama, dalgınlık, arama ve çağırma, ölen kişiyi hatırlatan şeylerden kaçınma, sosyal çekilme, uyku bozukluğu
Kübler-Ross’a göre kayıp/ölümün evreleri; şok/inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve uyum/kabullenmedir. Ancak Worden Yas Görevleri Modeli’nde, yas sürecini belirli evrelerden oluşan bir süreç olarak görmez, bireyin yas sürecine uyum gösterebilmesi için yerine getirmesi gereken dört temel görevden bahseder. Bunlardan birincisi,
1. Kaybın gerçekliğini kabul etmek: Kaybedilen kişinin “öldüğü ve asla geri dönmeyeceği” gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmesidir. Bilişsel olarak ölüm kabullenilebilir ancak duygusal anlamda kabullenmek zaman alan bir süreçtir.
2. Yas ile oluşan acı üzerinde çalışmak ve duyguları ifade etmek: Sevilen birinin kaybı sonucu oluşan acı, hem fiziksel hem de duygusal bir acıdır, bunu kabullenmek ve yaşamak önemli bir görevdir. Bireyin acısını bastıran ya da engelleyen her şey yas sürecinin uzamasına neden olur.
3. Ölen kişinin bulunmadığı bir çevreye uyum sağlamak: Bireyler ölenin kendi yaşamlarındaki rollerini farkında değildir. Bu nedenle; yas tutan birey, ölenin hayatında üstlendiği rollerin kaybına ve bunun kendi benlik duygusunda yarattığı değişikliğe de uyum sağlaması gerekir.
4. Duygusal anlamda ölen kişi ile ilişkileri yeniden düzenlemek ve yaşama devam etmek: Yani ölen kişi ile ilişkisini sonlandırmaktan ziyade, ölene ait anı ve düşüncelerini duygusal dünyasında uygun bir yere yerleştirip geride kalan yaşamını sürdürebilmesidir. Bu aşama yasın tamamlanmasında en zorlanılan görevdir.
Yas doğal ve yaşanması gereken bir süreçtir. Fakat bazı ölümler o kadar ani ve şiddet içerikli olur ki yaşanması beklenen yas süreci farklı bir hal alır. Çünkü kişinin bir yandan beklenmedik bir olay karşısında ortaya çıkan travmayla baş etmesi gerekirken bir yandan da kaybedilen kişinin yasını tutması gerekmektedir. Haliyle yas süreci sağlıklı bir şekilde yaşanamaz ve ölümü kabullenme süreci uzar. Ülkemizde Van Depremi, Soma Maden Faciası ve şimdiye kadar olan bu tür olaylar sonucu yakınlarını kaybeden kişilerin yaşantıları travmatik yas ile ilgili yazılacak sayfalarca bilimsel yazının en gerçek halidir.

Travmatik yasın akademik tanı ölçütleri ise aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.
Travmatik Yas Tanı Ölçütleri
A Kriteri: Tanı için iki koşul da sağlanmalıdır.
- Kişinin bir yakınını ani, beklenmedik ve vahşet içeren şekilde ölümü.
- Kişinin yitirdiği kişi ile ilgili uğraşlar (arama, özleme, hasret çekme) içinde olması.
B Kriteri: Travmatize olmanın yasa özgün belirtileri. Aşağıdaki belirtilerden en az dördünün olması gerekir:
- Geleceğe ilişkin anlamsızlık hissi
- Duygusal tepkisizlik, kopukluk, donukluk hissi
- Şok, taşlaşma hissi
- Ölümü kabulde güçlük
- Hayatın anlamsız ve boş olduğu hissi
- Kaybedilen kişi olmadan da yaşamın anlamlı olabileceğini hayal edememe
- Bir parçasının yok olduğu hissi
- Dünyanın darmadağın olduğunu düşünme
- Emniyette olamama, güvensizlik hissi
- Ölen kişiye zarar verdiğine ilişkin gerçek olmayan düşünceler
- Ölümle ilgili aşırı öfke, acı ve huzursuzluk hissidir
C Kriteri: Sayılan belirtilerin en az iki ay sürmesinin tanı koymak için gerekli olduğu görüşünde bir uzlaşma olmakla birlikte bu sürenin başlama zamanı konusu hala tartışmalıdır.
D Kriteri: Sayılan belirtilerin psikososyal işlevlerde aksama yaratmasıdır.
Çoğu zaman çocukların kayıp durumundan daha az etkilendiği düşünülmektedir. Ancak çocuklar da en az yetişkinler kadar bu durumdan etkilenmektedir. İki yaşına kadar olan süreçte bebek annenin kaybını çok anlamaz ancak anne yerine ihtiyaçlarını giderecek kişiyi kabullenmezse sık ağlamalar, yemek ve tuvalet konusunda sıkıntılar göstermeye başlayabilir. Anne dışındaki kişilerin kaybı ise bebek üzerinde ciddi bir etki oluşturmamaktadır.
2-5 yaş arası çocuklarda zaman kavramı tam oluşmadığı için çocuk sevdiği kişinin sonsuza kadar gelmeyeceğini kabullenmekte zorlanır. Bu yüzden bulutların üzerinde olacağını bir gün geleceğini düşünebilir. Ayrıca bu yaştaki çocuklarda yakınının ölümümden dolayı kendini suçlama da sıklıkla görülür. Aynı zamanda benmerkezci oldukları için özellikle ihtiyaçları karşılanmadığında kayba ilişkin şiddetli tepkiler gösterebilirler. Bu yüzden bu yaştaki çocuklar önemsenmeli, ihtiyaçları geciktirilmeden karşılanmalı, duygularını ifade edebileceği ortam oluşturulmalı (oyun oynamak, resim çizmek, birlikte mektup yazmak…), sorduğu sorulara geçiştirmek için değil seviyesine uygun cevaplar verilmelidir.

6- 11 yaş çocuklar zaman kavramını öğrenmiştir. Bu yüzden bu yaştaki çocuklar yetişkinlere benzer tepkiler verebilir ve yoğun üzüntü yaşayabilirler. Üzüntüsünü, ağlayarak, uyku, yemek yeme alışkanlıklarında veya diğer davranışlarında değişikliklerle ifade edebilecekleri gibi bu çocuklarda regresyon, saldırganlık, içe çekilme, alt ıslatma vb davranış problemleri de ortaya çıkabilir. Ayrıca ölen kişinin bazı özelliklerini taklit etme gibi davranışlar da gözlenebilir. Bu oldukça normal bir durumdur, eğer yerleşmiş bir patoloji yoksa zaman içinde giderek azalarak yok olacaktır.

Çocuklar bu süreçte beklenmedik sorular sorabilirler onların seviyesine uygun ve dürüst cevaplar verilerek çocukların kendilerini ifade etmesi için fırsat tanınmalıdır. Çocuğa “baban uyuyor” denmesi onu rahatsız eder ve uykuyla problem yaşamasına sebep olabilir. Aynı şekilde “çok uzağa gitti” demek çocuklarda terk edilmişlik duygusuna yol açabilir. Kısa süreli ayrılıklar endişe yaratabilir. Sorun yaratan başka bir konu da “hasta oldu” demektir. Her hasta olan kişinin öleceğini sanan çocuk kendisi veya ebeveyni hastalandığında öleceğini düşünebilir. Sadece “yaşlı insanların öldüğü” konusunda çocuk bilgilendirilmişse genç bir insan veya bir çocuk öldüğünde bunu duyduğunda şaşırabilir ve bildiklerine inancını yitirebilir.
Çocukla birlikte ölen kişinin fotoğraflarına bakılabilir, kaybedilen kişinin bir eşyasını saklaması için ona verilebilir. Böylece çocukta ölen kişinin tekrar gelmeyeceği ile ilgili bir algı da oluşmuş olur. Aynı zamanda sonbahar yaprakları, varsa ölen bir hayvanı örnek gösterilerek ölüm anlatılabilir. Çocukla birlikte ölen kişi için mektup yazılabilir. Birlikte resim yapılıp üzerine konuşulabilir. Birlikte mezarlık ziyaretine gidilip, ölen kişinin fotoğrafı eve asılabilir.
Tüm bunlar şüphesiz iyileştirici etkisi olan yöntemlerdir ancak, kimi zaman travmatik etki çocuğu çok derinden sarsabilir, bu durumda profesyonel bir terapi sürecinden geçmesi çok önemlidir.

