YENİ SAYI Psikolektif + 29 · Haziran 2026 · 5 film, 3 kitap, 1 oyun Sayıyı aç
Persona · Sayı 3 Travma
Yazı 3 / 11
PDF'te aç
03 · TRAVMA

03.02

“ÇÖKTÜK!, YIKILDIK!, ACIMIZ BÜYÜK…” 18 Ağustos tarihli gazeteler bu kelimelere yer vermişti o gün manşetlerinde. Dün gece yaşanan o büyük felaket Türkiye tarihine onulmaz yaralar açmıştı. Hayaller, ümitler, yaşanacaklar, planlar, tatiller, okul dönüşleri, rengârenk çiçekler, selamlaşmalar, fırından gelen sıcak ekmek kokuları, iş çıkışları, çocuk gülüşleri, kuş sesleri, yıldızlar, denizin ve gökyüzünün eşsizliği… Binlerce insan için bunlar hiçbir anlam ifade etmiyordu artık. Hayat durmuştu… Etrafa artık ölü sessizliği, keskin acıların sessiz çığlığı hâkim olmuştu… Ölüler, yaralılar, enkaz altında kalanlar, sesini duyurabilenler, duyuramayanlar, hayatta kalanlar, olanlara anlam veremeyenler… Karanlık, korku, şaşkınlık vardı herkesin yüzünde. 6,7 şiddetindeki deprem umuda, güzelliğe, yaşama dair her şeyi yok etmişti. Bütün ülke derin bir hüzne ortaklık ediyordu.

03.02

Çocukluğuma dair en eski hatıram, 17 Ağustos ve hiç unutamayacağım hatıram da… 2 katlı bir evin 1. katında yaşıyoruz. Misafirlerimiz var o akşam. Her şey filmlerdeki kötü şeyler olmadan önceki olağan güzelliğinde… Bir saniye sonra hayatımızın değişeceğinden habersiz, sohbet ediyoruz. Sonra bir anda yer sallanmaya başlıyor, büyük bir gürültü, kargaşa, ev üzerimize yıkılacak gibi… Panik halinde ne yapacağımızı bilmiyoruz… Ben dört yaşındayım daha abim ise dokuz… Babam bizden uzakta… Annem koşuşturmaya başlıyor. Kaçmamız, evden çıkmamız gerekiyor. Kapıya yöneliyoruz, kapıyı açtığımızda ayakkabılarımızın balkona yığılan odunların altında kaldığını görüyoruz. Çıplak ayaklarımızla evimizin karşısındaki yeşillik alana atıyoruz kendimizi. Bizim gibi bir sürü insan daha var orada. Herkes boş ve bir o kadar da yalvaran, sorgulayan gözlerle bakıyor birbirine. Sanki biri çıksa bir şey dese kabullenecek gibi. Ama kimse bir tek kelime dahi edemiyor. Bundan sonrasında hatırladıklarım bölük pörçük anılar. Kızılay’ın çadırlarını hatırlıyorum, battaniyeleri, soğuğu, korkuyu, gözyaşlarını… O gece biz hayatta kalanlardandık. Ama acıyla öğrendik ki bir sürü insan bizim kadar şanslı değilmiş. Binlerce insan gecenin karanlığında bu dünyadan ayrılmış.

Bu yazıyı yazana kadar hep kulaktan dolma şeylerle bildim o geceyi ve sonrasında yaşananları. Bir de her yıl dönümünde sosyal medyada okuduklarımla. 17 Ağustos’larda, 12 Kasım’larda insanlar o gece yaşadıklarını yazıyor bir yerlere. Acıları hala devam ediyor çünkü geçecek gibi değil. Bugün elimde bazı raporlar var. Deprem sonrası yaşananları belgelemiş, fotoğraflamışlar. Bazı görüntüler, kelimeler boğazımın düğümlenmesine sebep oluyor.

  • Düzce’ye 1000 ekmek gönderildi.
  • Deprem nedeniyle yaralanarak ilimizde ölen veya deprem bölgesinde ölen Zonguldak ilinde defnedilecek vatandaşlarımızın dini işleri için görevlilerin hazır bulundurulması emredildi.
  • İlimiz merkez ilçe ve diğer ilçelerde çadır diken ustaların bulunması emredildi.
  • Deprem bölgesine yardımların gıda, temizlik ve çocuk paketi olmak üzere 3 ayrı grupta poşetlenerek dağıtılması emredildi.
  • Barınma, kimsesiz çocukların evlat edinilmeleri ile ilgili işlemlerin Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünce izlenmesi gerektiği yeniden emredildi.
  • Deprem bölgesinde ishal başlaması nedeniyle antibiyotik, ishale ilişkin ilaçların gönderilmesi, çocuklar için şeker ve tuzun temin edilmesi emredildi.
  • Adapazarı’nda faaliyete geçen seyyar mutfak ekibi günde 3 bin kişiye yemek çıkacak kapasitede çalışmaya başlatılarak; kağıt tabak, naylon çatal, bıçak, kaşık, bardak gereksinimlerinin en kısa sürede yerine getirilmesi emredildi.¹

Bunları ve daha nicelerini okuduktan sonra Cahit Zarifoğlu’nun şu dizesi geldi aklıma: “Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?” Tamiri olan şeyler zamanla yerine geliyor da bazı şeyler eskisi gibi olmuyor, olamıyor. Depremler, savaşlar, maden göçükleri binlerce insanı yaşamdan, sevdiklerinden koparıyor. Bunlarla baş etmeye çalışırken hayatta kalanların sosyal hayata katılmaları da bir yandan güçleşiyor. Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği’nde çeşitli çalışmalarda bulunan Sedat Işıklı hocamın, katıldığım bir konferansında söylediği şu cümleleri hiç unutmam: “Yaralanmış insan dışarı çıkamaz. Yemek sırasına girmek bile onun için bir travmadır. Çünkü bu zamana kadar kimseye muhtaç olmadan kendi yemeğini kendisi yapmış bir insanın kendini Kızılay’ın yemek kuyruğunda bulması benliğine yabancıdır.”

03.02

Bir afetin insanda nelere yol açabileceğinin farkında mıyız? Yaşananlardan ders alıyor muyuz? Bir daha aynı acıları yaşamamak için çabalıyor muyuz veya afetler sonrasında ne kadar kişinin yardıma –maddi, manevi- ihtiyacı olabileceğinin bilincinde miyiz? Afet sonrasında ne kadar kişiye psiko-sosyal hizmet götürebiliyoruz? Başımıza gelince mi sorgulayacağız her şeyi?

Birilerinin sesi olmak zorundayız, “Sesimi Duyan Var Mı?” demeden önce.

¹ 17.08.1999 Marmara Bölgesi 12.11.1999 Bolu-Düzce Depremi Andaç Raporu.