Travma birçok insanın, özellikle Türkiye’de yaşayan insanların, hayatlarının kaçınılmazı olan acı bir deneyim. Yaşamak bu engebeli topraklarda her yıl daha da zorlaşıyor. Her gün herkesin, kulak tıkamadığı sürece, duyabildiği feryat figanlardan ayrı olarak daha derinlerde yatan sessiz çığlıklar bir diken gibi saplanıyor hayatlara. Biz psikolojik danışmanlar yüreklerin çığlıklarını duyabilen nadir insanlardanız. İşte bu yüzden bir bataklık gibi insanı içine çeken travma psikolojisine dikkat çekmek istiyorum.
Bunun için deneyimlerinden yararlanmak üzere Uzman Psikolog Sefer Mavigöl ile röportaj yaptık.

Konuşmamıza “Travma nedir?” ile başladık.
Ben konuya eleştirel psikoloji ile bakıyorum. Eleştirel psikolojide bireylerin travmalarının iyileşme süreçleri daha farklıdır. Ama ilk olarak travmanın tanımını yapayım. Travma sanılanın aksine çok nadir görülen bir durum değildir, çok yaygındır, çok geniştir. Ruhsal travmada bahsedilen şey bireyin vücut bütünlüğünün tehdit altına girmesi ya da buna tanık olmasıdır. Televizyondan ya da radyodan yapılan tanıklık buna dâhil değildir.
Canlı bir şekilde kendinizin, yakın bir arkadaşınızın veya yabancı bir kişinin vücut bütünlüğünün tehlike ya da tehdit altına girmesi gerekiyor. Bu tür tehlike ve tehditlerden sonra ortaya çıkan semptomlara biz travma sonrası stres bozukluğu diyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var; her travma, travma sonrası stres bozukluğu yaratmayabilir. Hatta travmatik olay travma sonrası büyüme de yaratabilir, bireyi politizasyon sürecine yani bireyi politik bir mecraya da sürükleyebilir. Örnek vermek gerekirse cinsel saldırıya uğrayıp, kurtulmuş bir kadın travmatik semptomlar ortaya koymasa dahi yaşadığı bu olayı anlamlandırma sürecinde erkek egemen toplumun kendisine ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu gördükten sonra feminist bir örgütlenmeye girebilir. Bu aynı zamanda iyileşme sürecine bir katkıdır. Çünkü bu sizin iradenizi sizden almaya çalışan birine karşı artık daha örgütlü, daha yoğun ve bilinçli bir kitleyle mücadele vermiş oluyor. Bu aktif olma halidir. Zaten travmada savaş ya da kaç tepkileri vardır. İkisinin de yapılamadığı durumda donma tepkisi verilir. Savaş ve kaç tepkileri aktif donma tepkileri pasif tepkilerdir. Verilen tepki savaş ya da kaç tepkisiyse sonra yaşanılacak olan terapi sürecini de kolaylaştırır. Donma tepkisi de önemli ve yaşamsal bir tepkidir. Birey acıyı azaltmak için pasif hale gelir.

Bir de şöyle bir olay var. Birey travmatik olayı yaşadıktan sonra olayı unutmaz. Travmatik anılar kolay sindirilemez, deformize olmazlar, beyine saplanır kalırlar. Kişi kafasında kendisine bu zararı vermiş kişiye yönelik bir intikam duygusu içine girer. Aylar sonra da bu olay yaşanabilir. Bu gecikmiş bir savaş tepkisidir aslında. Travma sonrası oluşan diğer semptomlardan bahsedecek olursak bunlar; hassaslaşma ve kaçınmadır. Kaçınmaya örnek verecek olursak trafik kazası yaşayan bir insanın arabaya binmemesi, depremde enkaz altında kalan bir insanın kapalı alanlardan kaçınması diyebiliriz.
Bunlar bir genelleme yapma ya da bir savunma mekanizması mı?
Genelleme yapmaya girebilir bazen. Ama aslında bunlar bireyin kendisini korumaya yönelik yaptığı şeyler. Çünkü yaşadığı deneyim ve tecrübe ona çok ağır gelebilir. Biz bu duruma dokunulmazlık zırhının kırılması diyoruz. Birey aynı zamanda hassaslaşma yaşar. Örneğin yüksek bir sesi bir sarsıntı olarak değerlendirebilir. Bu hassaslaşma ve kaçınma tepkileri travma sonrası stres bozukluğunun tepkileridir. Buna ek olarak literatürde tanıtılmayan bir şey daha var: Travma öncesi.
Travma öncesi aslında bireyin travmanın yeşermesine yarayacak topraklara sahip olması yani geçmiş yaşantıların bu duruma zemin hazırlaması değil mi?
Bireyin travma öncesi yaşantısı diyelim biz ona. Bireyin travmadan önce bir yaşantısı vardır. Okula gider, sinemaya gider, gezer vs. Sonra başına aniden bir şey gelir. Bir de travma sırasında yaşanan olaylar vardır. Örneğin travma sırasında birey dissosiyatif kişilik bölünmesi yaşayabilir. Özellikle cinsel istismar vakalarında bu çok gerçekleşir. Hele ki istismarı yapan aileden biri ise… Bu durumu birey kaldıramayacağı için başka bir kişiliğe bürünmeyi tercih eder. Şalteri indirir ve bu şekilde baş etmeye çalışır. Her travmadan sonraki süreç “travma sonrası” değildir. DAEŞ’e düşüp her gün tecavüz edilen bir kadının travma sonrasına geçişi mümkün değildir, travma üstüne travma yaşanmaktadır. Türkiye’ye bakıldığında da toplum “travma sonrası” aşamasına geçememiştir. Her gün farklı bir travmatik olay yaşanmaktadır. Bu yüzden travma sonrası tepkiler verilememektedir. Travma sonrası tepkileri vermek için birey güvenli bir ortama sahip olmalıdır. Türkiye’de travmanın çeşitlerinden biri olan “süreğen travma” yaşanmaktadır. Ayrıca TSSB tepkilerini gösteriyor olmak travmanın bittiği anlamına gelmez.
Travma yaşandıktan sonra kişinin bastırarak bir süre bu durumun stresini yaşamadan arada kaldığı bir dönem var mı?
Travmada uyku dönemi denilen bir şey var bu çok nadir karşılaşılan bir durumdur. Semptomların sergilenememe halidir. Çok çarpıcı bir vakadan bahsetmek gerekirse; eşiyle evliliğinin ilk gecesinde birliktelik yaşayan bir kadın eşinin sonrasında sigara içtiğini ve sigara kokusunun kendisine bir şeyler hatırlattığını söyler. Gece yattıktan sonra babasının rüyasında kendisine tecavüz ettiğini görür, bu rahatsız edici rüyadan dolayı destek almak için doktora gider. Biraz derinlemesine incelendiğinde 20 yıl önce babasının kendisini her istismarından sonra bir sigara yaktığı ortaya çıkar.
Travmaları insan eliyle olanlar: savaş, istismar, trafik kazaları ve doğal afetler olarak ayırabiliriz.
Travma sonrası stres bozukluğunda semptom olarak örneğin OKB gibi sorunlar yaşanabilir mi?
Evet. TSSB’yi literatüre koyan Judith Hermann’a göre bakıldığında bireyin sahip olduğu psikiyatrik hastalıkların altında yüz % 80 oranında yaşadığı travmalar yatmaktadır.
“İnsan yaşadıklarına benzer.”
Psikolog ve psikolojik danışman olmak bir odada bacak bacak üstüne atıp travmaları çözmeye çalışmak demek değildir. Siz gerçekten bir travmayı çözmek istiyorsanız temele inmelisiniz yani çocukların travmatize olmasını istemiyorsanız, çocuk haklarına saygılı olmalısınız, kadına şiddete hayır diyorsanız 8 Mart’ta alanlarda olmalısınız, şehit ailelerine gazilere yardım etmek istiyorsanız gerçekten savaşa karşı olmalısınız, Soma’da yaşamını yitirenlerin ailelerinin yanında olmak istiyorsanız sadece bir odada danışma yapmakla yetinmeyip mahkeme salonlarında da birlikte olmalısınız.
Katıldığım kongrelerde ve yaşamımda dikkatimi çeken bir detay, travmaya sebep olan cinsel, fiziksel ve psikolojik istismar arasından, psikolojik istismarın çok göz ardı esilmesi daha doğrusu sıranın bir türlü ona gelememesi. Bunun sebebi nedir sizce?
Bu konular birbirinden bağımsız değildir. Zaten fiziksel istismarda ve cinsel istismarda bulunan kişi sözel olarak psikolojik istismarda da bulunuyordur.
Şiddet göstermeden, cinsel yoldan istismar etmeden sadece sözel olarak veya manipülasyonlarla psikolojik istismarda bulunan insanlar da olmuyor mu?
Tabi ki oluyor. Kısaca özetleyecek olursak “şah damarımızdan kan akarken tırnağımızdaki çiziğe çok da vakit ayıramıyoruz.”
Van, Ankara, Suruç deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?
Cinsel istismar, işkence, tecavüz gibi olaylar da geldi buralarda karşıma. Van’da çalıştığımız zaman bize konteynerler vermişlerdi, bireyler buralarda bize gelirlerdi bazen grup terapileri de yapardık. Öncesinde Türkiye Psikolog Derneği ve Türkiye Psikiyatrlar Derneğinden WHO ve Sağlık Bakanlığı destekli 6 aylık bir eğitim aldık.

Travma tedavisinde kullandığınız terapiler hangileri?
EMDR, tanıklık terapisi, destekleyici psikoterapi kullanıyoruz. Asıl önemli olan bireyin acısını yaşama hakkının tamamen kendine ait olmasıdır. Biz unutun yaşamayın diyemeyiz. Travma ya da stres hayatın olağan akışından sapma halidir. Olağan akış ise normal hayata dönüştür. Geri dönüş unutma demek değildir. Gerçek iyileşme yarası üzerinden yeni bir kimlik oluşturmadır, diğer adıyla psikolojik büyüme (olgunlaşma) denilebilir.
Ankara ve Suruç’ta durum daha farklıydı. Onların olayı çözümlemesi daha kolay oldu. Çünkü tehlikenin geldiği yer beklenmeyen bir yer değil içten içe bilinen bir kaynaktı. Ama özellikle cinsel istismar vakalarında bu böyle olmuyor. Durumun faili genelde aileden olduğu için mağdur kişi bunu anlamlandıramıyor.
Buradan tekrar uygulanan terapilere bağlayacak olursak tanıklık terapisi en çok uygulanan yöntemlerden biridir. Bireyin duygusuna tanık olma halidir çünkü birey yaşadığı olayın konuşulmasını ister, duyulmasını ister. Fail ise bunun tam tersidir ve maalesef toplum failden yana olur, genelde susmayı tercih eder. Oysa konuşmak, tanık olmak gerekir böylelikle mağdur tanığına güvenmeye başlar, artık yaşanılan şey gizli kalmayacaktır, mağdur bunun umuduyla iyileşmeye başlar. Ama şu hususa dikkat etmek gerekiyor: Bir deprem travmasına tanıklık istemekle tecavüz travmasına tanıklık istemek erkek egemen toplumda farklıdır ve yaralayıcı olabilir.
Deneyimleriniz sırasında sizi derinden etkileyen olaylardan bahsedebilir misiniz?
Beni iki olay çok etkiledi. İlki cinsel istismar vakasıydı. 8 yaşından 15 yaşına kadar eniştesi tarafından sistematik olarak cinsel istismara uğramıştı. Beni çok etkilemesinin temel nedeni şuydu: Kızın öyküsünde anne ölüyor, babası ablasının yanına veriyor. Belli bir yaşa kadar istismara uğrayan bu kız, fiziksel olgunluğa ulaştıktan sonra tecavüze maruz kalıyor. Yanımıza geldiğine hamile miyim korkusuyla gelmişti ve üzerindeki kıyafetler son uğradığı tecavüz anından kalmaydı. Adli olarak değerlendirileceği için şikâyetçi misin? Diye sorduğumuzda “hayır” cevabını verdi. Sebebi ablasının ve ablasının epilepsi hastası olan çocuğunun sahipsiz kalacak olmasıydı.
İkinci olay ise Ankara Garı patlamasında terapi için gelen kadın saçını sıfıra vurdurmuştu. Ne oldu? Diye sorduğumda patlamada yanında arkadaşının parçalandığını ve et parçalarını saçından temizleyemediği için saçlarını kazıdığını söyledi.
Röportajımızı bu çarpıcı olay ile sonlandırdık. Sözün bittiği yerde olmak işte böyle bir şeydi…

