“Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre mültecilik veya sığınmacılık denen durum bu cümleyle net bir şekilde ifade edilmiştir aslında. Fakat görüyoruz ki devletler bu cümleyi anlamaktan acizler ya da anlamak istememekte ısrarcılar. Ülkelerinden kaçarak güvenli bir liman arayan mültecilere karşı Avrupa ülkelerinin tavrı, deniz ve kara sınırlarına aşılması zor güvenlik duvarları örmeleriyle gayet açıktır. Özellikle son yıllarda Orta Doğu’daki çatışma ortamının daha da artmasıyla birlikte Avrupa ülkelerinin mülteci ve sığınmacılara karşı politikası da sertleşmiştir.
Ülkemiz ise mülteci ve sığınmacılar açısından bakılınca bazen özgürlüklerine giden yolda köprü görevinde bir geçiş ülkesi bazen ise yaşamlarını sürdürmeyi düşündükleri bir hedef ülke konumundadır.

Peki, nedir bu mültecilik meselesi?
Mültecilik ve sığınmacılık zorunlu göç kategorisinde değerlendirilen, insanların çeşitli nedenlerden dolayı ülkelerini terk etmek zorunda oldukları bir olgudur.
Son yıllarda başta Suriye olmak üzere Orta Doğu’daki savaş ortamı nedeniyle mültecilik meselesi bütün dünya ülkelerinin gündemine oturmuştur. Özellikle bizim ülke sınırlarımıza yakın yerlerde yaşanmasından dolayı ülkemiz bu durumdan büyük oranda etkilenmiştir. Bugün dönüp baktığımızda neredeyse her ilimizde mültecilere ve sığınmacılara rastlamak mümkündür. Belli sebeplerle ülkelerinden kaçan bu insanlar yaşamak için Türkiye’yi tercih etmeseler bile Avrupa ülkelerine geçiş için mecburen ülkemizi güzergâh olarak kullanmak zorundalar. Böyle durumlar olduğu sürece de bizim gündemimizden bu sorunların düşmemesi gayet doğaldır.
Peki, bu meseleye biz hangi açıdan bakıyoruz? Gazetelerdeki, televizyondaki haberlerde görüp beş on dakika göz atıp biraz da üzülüp kapatıyor muyuz konuyu? Bazı günler önünden geçtiğimiz dilencinin, kulağımıza takılan ama farklı bir dil olduğu için anlayamadığımız kelimelerini, o kelimelerin bize ne anlatmak istediğini düşünüyor muyuz? Adımlarımızı sıklaştırarak geçiyoruz önlerinden, kimi zaman göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Ama ben size en kötüsünü söyleyeyim ve birçoğumuz da bunu yapıyoruz:

Yok sayıyoruz, görmezden geliyoruz burnumuzun dibindeki insanları ve onların sorunlarını. Bakarsak da üstünkörü bakıyoruz derine inmiyoruz, birkaç haberden aklımızda kalanlar dışında -ki onlar da belli bir zaman sonra unutuluyor- ilgilenmiyoruz bu durumla. Belki de bir insana yapılan en büyük kötülüğü yapıyoruz, ona kendini değersiz ve bir hiçmiş gibi hissettiriyoruz. Kısacası ne kadar duyarlıyım desek de aslında birçoğumuz kulaklarımızı tıkıyoruz, gözlerimizi yumuyoruz bazı gerçeklere.
Düşen bombalar, yerle bir olan şehirler, görülen fiziksel veya psikolojik şiddet, yaşamlarını yitiren masum insanlar, Akdeniz üzerinde şişme botlarla yapılan sonu belirsiz yolculuklar… Yeni bir yere geldiklerinde de yeni sorunlar baş gösteriyor onlar için. Örneğin dil sorunu, kültürel engeller, kamplardaki zorlu yaşantılar, sosyal yaşama uyum sorunları, geleceğe dair belirsizlik… Tüm bunlar, bu olayları yaşayan insanların hafızasından silinmiyor ve silinmeyecek. Sanmayın ki o insanlar normal hayatlarına kolay bir şekilde dönebilecekler. Bu savaş ortamına ve savaşın getirilerine tanık olmuş bu insanları uzun süreli travmatik yaşantılar beklemektedir.

Yaşanan olaylar bu insanları psikolojik olarak nasıl etkiliyor?
Gerek yetişkinlerde gerek çocuklarda normalliğin dışından durumlar yaşanmaktadır. Psikolojik açıdan bakıldığında bu tür kötü tecrübelerin hemen ardından kaygı bozukluğu oluşabilir. Depresyon, uyku bozuklukları, intihar düşüncesi, kendini dış dünyadan soyutlama, hayalle gerçeği ayırt edememe gibi durumlar görülebilmektedir. Tüm bunlar da aslında travma sonrası stres bozukluğunu işaret eder. Tabi bunlar travmanın kısa süreli sonuçlarıdır.
Uzun süreli olarak bu gibi travmatik yaşantılar kronik psikolojik rahatsızlıkların oluşmasına sebep olur. Özellikle savaş ortamını yaşayan çocukların ileride özgüvensiz, uyum sorunu yaşayan, öfkeli bireyler olmasında etkilidir. Çocukların kişilik özelliklerinde ve yetişkinlik kimliklerinde önemli etkileri vardır.
Bu durumun önüne geçmek, travmatik yaşantıların etkilerini insanlar üzerinde silmek için alınacak önlemler vardır. Bunlardan bazıları insanları travma ve travma yaşantıları hakkında bilgilendirmek ve bu durumla başa çıkmalarını sağlayacak psikolojik destek ortamlarının oluşturulması, insanların kendilerini güvende hissetmelerine özen göstermek, yine onları topluma kazandırmak ve yeni hayatlarına uyumlarını kolaylaştırmak için destek olmak, özellikle çocukları bir an önce okul gibi sosyalleşecekleri ve kendilerini yalnız hissetmeyecekleri ortamlara sokabilmektir. Bu gibi travmatik durumlarda bireylere kendilerini güvende hissedecekleri bir ortam sağlamak önemli bir husustur.

Şükrü Erbaş bu günleri tahmin edercesine bir dize yazmış;
Unuttunuz başkalarının acısını duymayı/ insan kardeşlerim
Aslında unutmayan azınlık bir grup var dünyada, savaş mağduru insanlar için, onların yaşama hakları için uğraşıp didinen, acılarına, yaşantılarına kulak veren güzel insanlar da var. Mülteciler hakkında oluşturulan sosyal sorumluluk projelerini, yardım kampanyalarını, onların barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılayacak olanakların sağlamaya çalışılmasını yapılan güzel işler arasında sayabiliriz. Sonuç olarak güzel şeyler de oluyor ama bana kalırsa yeterli değil maalesef ve es geçilen bir durum var ki bu insanların beslenme, barınma ihtiyacı kadar psikolojik desteğe de ihtiyaçları olduğu.


