Şafak vakti birden uyanmıştı. İçinde tarifsiz bir duygu vardı. Uyumadan önce her zamanki gibi onu düşünmüş ve garip bir rüya görmüştü. Gözünün önüne gelen birkaç kare vardı. Ahşap bir ev, alevler içinde bir şömine ve karakalem bir tablo. Tabloda onun gülümseyen portresi vardı ve tablonun ressamı da yine oydu.
Gizemli işaretler, mistik öğeler ve bilinçdışı kavramı felsefenin içinden doğan psikoloji biliminin ilgi çekici konularındandır. Psikanalitik bakış açısının kurucusu Sigmund Freud’un “benim halefim ve kurduğum kraliyetin prensi” olarak söz ettiği Carl Gustav Jung, “Analitik Psikoloji” ismini verdiği kuramında bu konular üzerinde fazlasıyla durmuş ve gizemli bir dünyanın kapısını bizlere aralamıştır. Jung’un bu kapıyı aralaması Freud ile ilişkilerini bozmuştur çünkü o Freud’u bazı konularda eleştirmiş ve kendi inandığı yolda ilerlemek istemiştir. Her kuram kuramcısının izlerini taşır, Jung’un hayatına bakacak olursak bunu net bir şekilde görebiliriz. Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’nin kuzey doğusundaki bir köy olan Kesswil’de dünyaya gelmiştir (Murdock, 2014). Oldukça içe dönük bir çocuk olan Jung duygu ve düşüncelerini kendine saklar, aklını meşgul eden şeyleri kendinden başka kimsenin daha iyi anlayamayacağını düşünürdü. Jung gördüğü rüyaların ve doğaüstü imgelerin anlamını düşünerek saatler geçirirdi (Burger, 2006). Kendisini hep yalnız hissettiği, erken yaşlarda ahşaptan figürler oyduğu ve onlarla konuştuğu biliniyor. İç dünyasına yaptığı yolculuklar ve hayata bakış açısı onu psikolojiye yönlendirdi. Tıp eğitimi aldı ve zamanın önemli psikologlarıyla çalıştı. Freud ile tanıştıkları gün ise 13 saat boyunca sohbet ettikleri söyleniyor. Kısa sürede Freud ile yakın bir arkadaşlık kurmuş ve psikanalitik ekolün varisi, Uluslar Arası Psikanaliz Birliğinin ise ilk başkanı olmuştur. Jung bilinçaltının önemini vurgulamıştır ancak o Freud’dan farklı olarak cinsel dürtülerden çok insanın amaçlarının olmasına ve bu amaçlarına ulaşmak için bireyin yaşamında çaba göstermesine önem vermiştir (Cüceloğlu, 2000). 1914 yılında Freud ile arası bozulmuş ve içine kapanarak 7 yıl boyunca kendini dünyadan soyutlamıştır. Jung’ın kuramında imgeler ve semboller önemli yer tutmaktadır.

Karmaşık imgeler ve beklenmedik anlarda kendisini ziyaret eden yoğun duygular zihnini ve ruhunu oldukça meşgul ediyordu. Odasına kapanıp saatlerce düşünüyor ve hayal kuruyordu. Bu duygular onu adeta içine çekiyordu, o ise duygularını daha yoğun yaşamak için çalışıyordu. Buna aşk diyordu ama o imgelerin daha karmaşık bir kökeni olduğunu hissediyordu, tüm bunları üç harfe sığdıramazdı. Bir gün yine ansızın bu yoğun hislere kapıldı ancak bu seferki daha farklıydı. Kalabalığın gürültüsü, havadaki koku, ağzından dökülen sözcükler, vücut hareketleri, bunları daha önce yaşamıştı. Sanki onlarca kez izlediği bir filmi bir kez daha izliyordu. Evet, o ne olduğunu bilmese de bu dejavuydu ancak ilginç olan şuydu ki bütün bunlar tek bir kişiyi çağrıştırıyordu. O an uzakta bir siluet gördü ve donakaldı. Hayal ettiği kişi oradaydı, tıpkı rüyadaki gibi.
Jung kendi içine yöneldiği yıllar boyunca mitoloji, antropoloji, teoloji ve kültür üzerine derin araştırmalar yapmıştır. Freud idi egonun kontrol etmesi gereken “doyum ve heyecan arayan dürtülerin kaynayan kazanı” olarak tanımlarken, Jung bilinçdışını egonun kaynayan kazanı olarak görür (Morris, 2002). Jung bilinçdışını kişisel ve ortak(kolektif) bilinçdışı olarak ayırmıştır. Kişisel bilinçdışı unuttuğumuz ya da bastırdığımız duygu ve düşüncelerimizden oluşur. Jung’un kuramının en özgün kavramı ise ortak bilinçdışıdır. Ona göre geçmişte yaşamış, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan bütün insanların ortak bir bilinçaltı vardır. Şizofrenlerle yaptığı çalışmalarda onların gördüğüne inandığı bazı imgelerin Yunan mitolojisinde de yer aldığını görmüştür. Jung ortak bilinçaltında yer alan bu imgelere arketip adını vermiştir. Jung’un tanımladığı arketipler arasında anne, baba, yaşlı ve bilge adam, güneş, ay, kahraman, Tanrı ve ölüm vardır.

Jung bu konuda, “yaşamımızda rastlanan durumlar kadar arketip vardır” demiştir (Burger, 2006). Bütün bu arketipler bizi etkiler, üzerimizde iz bırakır ve bizi büyüler. Onlar bilinçdışıdır ve dolayısıyla “varoluş öncesi bir biçim” olarak tanımlanırlar (Gürses, 2007). Jung’un en çok bahsettiği arketipler persona, gölge, anima ve animustur. Persona(maske) kişiliğimizin görünen kısmıdır. Birey yaşamı boyunca evlat, arkadaş, eş, anne-baba gibi birçok role sahip olur ve bu rolleri oynarken farklı maskeler takar. Maske iç dünya ile bağlantıyı kesecek derecede baskın olduğunda kişilik bozuklukları ortaya çıkar. Anima erkekteki kadın, animus ise kadındaki erkek rolüdür. Bu arketipler karşı cins ile ilişkiler ve eş seçimi konularında etkilidir. Gölge ise kişiliğin kötülüğe eğimli ve karanlık yönüdür. Gölge, kişisel bilinçdışı içerisinde bulunur.
O günün üzerinden haftalar geçmişti. Artık onu görme ümidiyle sürekli pencereden dışarıyı izliyor, sokağa çıktığında onu göreceğini sanarak heyecanla doluyordu. Ama ne yazık ki onu bir kez bile görememişti. İmgelerin üzerine yeni imgeler eklenmişti. Birkaç nota bir araya gelerek büyülü bir ezgi oluşturuyordu içinde. Derdini kimseye anlatamıyordu, zaten anlatmak istese de kimse anlamazdı. Çareyi yine içine yönelerek duygularına yoğunlaşmakta bulmuştu. O en yoğun anda onu görmüştü, bu tekrar gerçekleşebilirdi. Derinleşti, derinleşti, derinleşti. Yüzeye çıkmak için dibe vurmak gerektiğine inanıyordu ama o imgelerden daha derine inemiyordu. İmgelerin eski devirlere ait olduğuna inanmaya başlamıştı. İmgelerinden biri Ortaçağ Avrupa’sına ait olduğunu düşündüğü bir gaz lambasıydı, ev ahşaptı ve teknolojik hiçbir alet yoktu. Bu derinlik onu ürkütüyordu. Düşünceler dünyasında gezinirken rüyayı kendi gözünden mi yoksa başkasının gözünden mi gördüğünü sordu kendine. Hiç öyle bir ortamda bulunmamıştı ama rüyada kesinlikle kendine ait olan bir evdeydi. O, karakalem bir tabloya kendini çiziyordu ve sanki yüzyıllardır birliktelerdi. Oysaki onunla sadece birkaç hafta önce tanışmıştı. Yaşadığı ilginç olaydan sonra deja vu, jamais vu gibi kavramları araştırmaya başlamıştı. Bunların bilimsel açıklamaları vardı ancak reenkarnasyon ona hiç bilimsel gelmemişti, üstelik bazı insanlar reenkarnasyon ile yeniden dünyaya geldiğine fazlaca emin görünüyordu. Araştırmaları sırasında Carl Gustav Jung’un ortak bilinçaltı kavramı dikkatini çekti. Anlattıkları, kendi yaşamıyla fazlaca örtüşüyordu. Gördüğü imgeler yüzyıllar önce yaşanan gerçekler olabilir miydi? Belki de onun arketipleri şömine, gaz lambası, portre gibi her gözünü kapattığında karşısına çıkan şeylerdi. Ama o, o gerçekti. Soy ağacını araştırmaya başladı. Görünüşe göre soylarındaki kadı, paşa gibi rütbeliler oldukça fazlaydı.
Ulaşabildiği en eski dedesi ise Eflak’a vali olarak atanmış yüksek rütbeli bir paşaydı. Onunla ilgili birçok hikaye ve rivayet topladı. Tanınmış biri olmasaydı bu kadar uzak geçmişteki akrabalarını bulması imkânsızdı.
Hikâyelerden biri onun sanata düşkün bir devlet adamı olduğunu yazıyordu. Türk ve Frenk çalgılarını çalıyor, yazılar ve şiirler yazıyordu. Eşi de onun gibi Frenk sanatına merak salmıştı ve çok güzel resimler yapıyordu. “Günümüze kadar ulaşamayan bu iki portreden biri kendisine, diğeri ise eşine aittir.” Bu cümleyi okuduğunda beyninde şimşekler çaktı.
Jung bilinç ve bilinçdışını kapsayan psişe kavramını geliştirmiştir. Ona göre bireyin ruh sağlığı psişenin dengeli olmasına bağlıdır. Kişiliğin bir bölümündeki enerji azalırsa bu enerji kişiliğin farklı bir bölümüne aktarılır. Jung’un kişilik tipolojisi iki temel kavram üzerine kuruludur, bunlar içedönüklük ve dışadönüklüktür. İçedönük tipler duygularını dışa yansıtmazlar ve kendi içlerine yönelmeyi severler. Dışadönük tipler ise duygularını dışa yansıtmayı ve insanlarla etkileşime girmeyi severler. Jung bu iki temel kavramın üzerine kişilik tiplerini farklılaştıran dört işlev eklemiştir. Bunlar düşünme, duygu, duyu ve sezgidir. Kişilik tipleri bu dört işlevin içedönük ya da dışadönük olmasına göre farklılaşmaktadır ve bu şekilde sekiz kişilik tipi oluşur. Örneğin derin duygusal deneyimler yaşayan ve bunları kimseyle paylaşmayan birey içedönük duygusal tiptedir.
Bu gerçekten olabilir miydi? Düşüncelerini başka birine anlatsa ona kesinlikle deli olduğunu söyleyecekti. Keşke duygu ve düşüncelerini olduğu gibi birilerine aktarabilse ve hissettiklerini onlara hissettirebilseydi. “Acaba o beni anlar mıydı? Diye düşündü. Bunu bilmenin tek yolu vardı o da anlatmayı denemekti. O gün sonunda geldi, uzun bir kış tatilinin ardından okul açılmıştı. Asıl heyecan verici olansa onu tekrar görecek olmasıydı. İlk gün sınıf haritasının belirlenmesi için kura çekilmişti. Kalbi gümbür gümbür çarpıyordu ve imgeler yine onu ziyaret ediyordu. Yanında oturacağı kişi belli olmuştu, onun ismi ve kendi ismi art arda okundu. Bu bir mucizeydi, başka bir açıklaması olamazdı. Birbirlerine baktılar ve gülümsediler. Ona geçen bir ay içinde neler yaşadığını anlatmak için sabırsızlanıyordu ve tabii ki ona karşı olan hislerini.
Jung’cu terapi anlayışı bireyin bilinç ve bilinçdışını bütünleştirerek psişeyi dengeye kavuşturma esasına dayanır. Terapist danışan ile eşit konumdadır ve danışan-danışman ilişkisi önemlidir. Jung, Freud’dan farklı olarak kişilik gelişiminin yaşam boyu devam ettiğini savunmuştur. Terapide sıklıkla kullanılan teknikler rüya analizi, kelime çağrışım testi ve etkin hayal etme tekniğidir. Ancak Jung’un anlayışına göre terapistin yaratıcılığını kullanması gerekmektedir. Jung terapide sanatı sıklıkla kullanmıştır.
Evet, onlar aynı soyun farklı kollarında gelen ve atalarına hem fiziksel hem de duygusal olarak benzeyen iki kişiydi. Yaşadığı bu yoğun hisleri büyük dedesi de yaşamış olmalıydı ki bir şekilde kendisine kadar ulaşmıştı. O şömine, gaz lambası ve ahşap ev büyük dedesi için oldukça sıradan şeylerdi ama bunları her gün görüyordu. Belki de onlara bakarken derin düşüncelere ve duygulara dalıyordu. Rüyadaki portre onun kendisini çizdiği portreydi. Kim bilir belki de yok olmamıştır ve hala bir yerlerde saklanıyordur. Tüm bu imgeler ve işaretler onları karşılaştırmıştı, bundan sonrası ise okuyucunun hayal gücüne kalıyor. Unutulmamalıdır ki hayatın kendisi yeterince büyülüdür. Bu gizemi keşfetmek için bilginin gücüne ihtiyaç vardır ve insan bu gizemin canlı kanıtıdır.

