Kitabın kapağını araladığınızda tüyler ürpertici bir başlangıçla karşı karşıya kalıyorsunuz; “eğer başarabilirseniz, hiç vicdan sahibi olmadığınızı hayal edin, hem de hiç. Ne yaparsanız yapın hiçbir suçluluk veya pişmanlık duygusu yaşamadığınızı, yabancıların, arkadaşlarınızın ve hatta aile fertlerinin iyi hali için kaygıların kısıtlayıcı hissinin hiç olmadığını hayal edin. Her ne kadar bencil, tembel, zarar verici veya ahlaksız davranmış olursanız olun, utançla hiçbir mücadeleniz, tüm hayatınız boyunca bir tane bile, olmadığını hayal edin. Ve sorumluluk kavramının, başkalarının ahmaklar gibi sorgulamadan kabul ediyor göründükleri bir yükümlülük dışında bir şey olduğunu bilmiyormuş gibi davranın.
Şimdi de bu garip hayale sizin psikolojik yapınızın onlarınkinden tümden farklı olduğunu saklama yeteneğinizi ekleyin. Herkes vicdanın insanlar arasında evrensel olduğunu varsaydığı için, vicdandan bağımsız olduğunuz gerçeğini saklamak neredeyse hiç çaba gerektirmeyecek. Suçluluk veya utanç duygusuyla hiçbir arzunuzdan geri tutulmayacaksınız, soğuk kanlılığınızdan dolayı kimseyle yüzleştirilmeyeceksiniz. Damarlarınızdaki buzlu su o kadar tuhaf, onların kişisel deneyiminin o kadar uzağında olacak ki durumunuzu ancak nadiren sadece tahmin edebilecekler.” Hayal edebildiniz mi?


Eğer ilk beş duyumuz fiziksel olanlarsa -görme, duyma, dokunma, koklama, tatma- ve altıncı hissimizde sezgilerimizse “yedinci hissimiz” vicdanımızdır. Peki neydi herkesin içinde bulundurduğunu düşündüğü bu yedinci hissimiz, vicdanımız? Yazarın tanımlamasıyla vicdan, başkalarına olan bağımlılığımızdan kaynaklanan zorunluluk hissidir, esas olarak “duygulanım”, daha iyi bilinen tabirle duyguların altında varolandır.
Hayalini kurmaya çalıştığımız ve asla tam anlamıyla bu dünyanın içine giremediğimiz bu hissizlik suçluluk duymama, pişman olmama ve insanı insan yapan pek çok şeyi içinde bulundurmayan bu insanlar, bilinen adıyla sosyopatlar dünya nüfusunun %4’ünü oluşturmaktadırlar. Yazar ise kitabının içeriğinde sosyopat vakalarını gizlilik esasını göz önünde bulundurarak oldukça başarılı bir şekilde ele almıştır.
Sosyopatların derinine indiğimizde, başkalarına bağlılıktan doğan zorunluluk duygusunu yaşamayan bu insanların, hayatlarını tipik olarak kişilerarası oyunlara, “kazanmaya” egemen olmak adına adadıklarını ve sadece oyunun amaçları uğruna kendi kendine zarar veren bir biçimde davrandıklarını görüyoruz.
Kitapta ele alınan sosyopat vakalardan kısaca örnek verecek olursak; kişilerin her biri farklı şeyler arzuluyorlar fakat istediklerini büyük oranda aynı şekilde elde ediyorlar yani hiçbir utanç duymadan. Skip yasaları çiğniyor, kariyerlerle hayatları mahvediyor ve hiçbir şey hissetmiyor. Doreen bir psikolog ve tüm yaşamını bir yalan üzerine kuruyor, meslektaşlarının kötü görünmesi için yardıma muhtaçlara işkence ediyor ve yine ortada hissedilen utanç veya sorumluluk duygusu yok. Birilerinin onunla ilgilenmesi, kirası olmayan bir evde yaşaması için Luke, aile sahibi olmak isteyen bir kadınla evleniyor ve sonra kendi çocukça bağımlılığını muhafaza etmek için oğlunun çocukluğundan neşe çalmaya girişiyor. Suçluluk içinde olması bir yana karar verirken ikinci kez düşünmüyor bile.
Bu insanların ve tüm sosyopatların ana karakteristiği cazibedir. İnsanlar üzerinde yoğun bir cazibeye sahiptirler.
Peki sosyopat insanların ve vicdanı olan bizlerin arasındaki fark neydi, duygularımız bunun neresindeydi? Bu sorunun cevabını kitapta anlatılan şekliyle, büyüsünü bozmadan sizlere aktarmak istiyorum. “Yapılan araştırmalar sonucundan öyle görünüyor ki beynin en düşük elektriksel etkinliğinde bile, normal insanlar duygusal kelimelere (sevgi, nefret, anne, acı…), nötr kelimelerden (masa, sandalye, on beş…) daha hızlı ve daha yoğun tepki veriyorlar. Dil işleme görevleri kullanılarak teste tabi tutulan sosyopat denekler için durum öyle değil. Tepki zamanı ve kortekste uyandırılan potansiyel açısından, bu deneylerdeki sosyopat denekler duygusal yüklü sözcüklere nötr sözcüklerden daha fazla tepki vermiyor. Sanki duygusal sözcüklerin artık anlamı yokmuş veya beyinlerinde diğer kelimelerden daha derine kazılmamış gibi. Beyin görüntüleme teknolojisi kullanılan alakalı araştırmalarda, duygusal sözcükleri içeren bir karar görevi verildiğinde, sosyopat denekler diğer deneklere oranla temporal loplarda yüksek kan akışı göstermişlerdir. Konsantre olabilmek için, bizlerden biraz zorlayıcı zihinsel bir problem çözmemiz istenseydi, o zaman öyle yüksek bir beyinsel kan akışı ortaya çıkarabilirdik.”
Son olarak kitapta kullandığı dili ve üslubu değerlendirecek olursak, yazar anlaşılırlığı zorlaştırmadan sade ve oldukça kaliteli bir üslup kullanmıştır. Kitabı okumaya başladıktan sonra her bir anlatılanı sizlere aktarma isteği duydum. Hangi kısmını ele almasam eksik kalacak gibiydi bu düşünceyle mümkün mertebe her bir bölümden söz etmeye çalıştım. Ancak yine de bu çok değerli eseri sizlerin de okumasını ve vakalardaki o hayatları hissedebilmenizi arzu ederim.
Yazar Hakkında
Dr. Martha Stout, serbest hekimlik yapan bir klinik psikolog. Harvard Tıp Okulu’nda Psikiyatri Departmanı’nda 25 yıl hizmet verdi. Ayrıca The Myth of Sanity (Akıllılık Miti) kitabının da yazarı. Massachusetts’te Cape Ann’de yaşıyor.

