Dünya gittikçe yaşanabilirliğini kaybediyor demiştim bir sabah haberleri izledikten sonra. Dünya iyice gri, soğuk, havasız, duygusuz bir yere dönüşmeye başladı, demiştim. Kapıdan çıktığımızda kötülükleri görmemek, acıları hissetmemek, hiçbir şeye tahammül etmemek için maskelerimizi geçiriyoruz yüzümüze. Böylelikle her şeyin yolunda olduğunu varsayıyoruz. Diğer insanların kalbiyle bağlarımızı koparıyoruz. Acının gözlerine bakmaya cesaret edemiyoruz. Cenazelerde güneş gözlüğü takmamız bundan mı yoksa?

Bizler Gabby Gingras değiliz, biz acıyı hissedebiliyoruz. Gabby hastalığı (duyusal nöropati) nedeniyle acıyı hissetmiyor. Beynine acı sinyali gitmediği için kendine zarar veriyor. Diğer çocuklar sobada bir defa yandıktan sonra elini çekerken, Gabby’nin yanan elinin kokusunu annesi duyduğu için tamamen yanmaktan kurtuluyor. Hepimizde de “duyusal nöropati” olmadığına göre bilinçli bir tercih bizimkisi. Yanımızda kadınlar cinayete kurban giderken, çocuklar istismara uğrarken, sokak hayvanlarına işkenceler edilirken, daha nice türlü kötülükler olmaya devam ederken biz seyrediyoruz sadece… Sadece sessizliğimiz eşlik ediyor yaşananlara… Oysa acıları hissedip bir şeyler yapmamız gerekiyor. Acı bizi hayata bağlar. Hissetmiyormuş gibi yapmaya çalışarak her şeyi daha da acı yapacağız. Ali Ural’ın dediği gibi “Acı çekmeye başlamazsak yanmaktan kurtulamayacağız.”
Kötülükleri görmezden geldiğimiz gibi iyilikleri de görmemeye başlıyoruz. Etrafımızdaki hiçbir güzelliğin farkında değiliz. Bir yakınımıza, arkadaşımıza, komşumuza en son ne zaman güzel bir söz söyledik, hatırlamıyoruz bile. Birine güzel söz söylemekten kaçınır olduk. Kendimizden kaçar olduk.
Bir başkasının mutluluğunu paylaşabildiğimizde, bir güzellik karşısında tebessüm edebildiğimizde, bir acıyı iliklerimizde hissedebildiğimizde dünya çok daha iyi bir yer olacak.
Duygularımızın farkında olmak, onları sağlıklı bir şekilde yaşamak bizi hayata bağlayacak…

