
Merhaba hocam, öncelikle Persona ekibi adına bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum.
1) İlk olarak sizi tanımakla başlayalım. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1980 yılında Giresun’un Görele ilçesinde doğdum. İlk öğretimi Kocaeli’nin Hereke ilçesinde ortaöğretimi Mersin-Gülnar’da, liseyi ise Kocaeli’de tamamladıktan sonra üniversite hayatına lisans olarak Ondokuz Mayıs Üniversitesinde başlayıp, doktorayı Ankara Üniversitesinde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Anabilim Dalında tamamladım. Samsun’da bir devlet okulunda 3.5 yıl psikolojik danışmanlık yaptıktan sonra ise Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nde görev yaptım. Hala Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde görevime devam ediyorum. Alanımda daha çok kariyer çalışmalarını tercih ediyorum. Doktora tezimin konusu da insanların kariyer geleceği algısına ilişkin çalışmaları içeriyordu.
2) Size göre “duygu” nedir? Bize kendi “duygu” tanımınızı yapabilir misiniz?
Bana göre duygu, organizmanın farklı yaşam koşullarına uyum sağlamasına yardımcı olan temel beyinsel etkinliklerdir. Beyin farklı zamanlarda farklı hormonlar yoluyla organizmanın hayatını sürdürmesinde, çevresine uyum sağlamasında yardımcı olmaktadır.
3) Olumlu ve olumsuz duygular hakkında bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Aslında olumlu ya da olumsuz duygu diye bir durum yoktur. Tüm duygular olumludur. Hepsinin insan için bir fonksiyonu vardır. İnsanın sadece bu duyguları kullanış biçimi duyguları olumlu ya da olumsuzmuş gibi göstermektedir. Örneğin mutluluk olumlu bir duygu olarak çoğu zaman tanımlanmaktadır. Fakat şöyle düşünelim, bir kişi eşini kaybetti ve onu gerçekten çok seviyor. Buna rağmen cenazede çok mutlu. Bu durumda kimse mutluluğu olumlu olarak değerlendirmez. Hatta üzüntüden ne yapacağını şaşırdı falan derler. Aynı şekilde tersini düşünelim; öfke örneğin çoğu kişi tarafından olumsuz bir durum olarak değerlendirilir. Fakat bir kişinin savaş içinde olduğunu ve evine, eşine, çocuklarına zarar ihtimalinin olduğunu varsayalım. Burada kişinin öfkelenip gerekli tedbirleri alması gerekir. Bu anlamda verilen durumda öfke olumlu bir duygudur. Yani duyguların olumlu ya da olumsuz olması içinde bulunulan duruma ve ifade ediliş tarzına da bağlıdır. Kişinin öfkelendiği zaman bunu saldırganlık biçiminde değil, diyaloğa dayalı ifade etmesi gerekir ya da çok mutlu olduğunda bunu bağırıp, çağırarak değil belki gülümseyerek, sarılarak ifade etmesi gerekir.
4) Gözlem ve tecrübelerinize göre Türkiye’de öğrencilerin ve yetişkinlerin duygu durumları nasıl? Daha çok duygularımızı açığa vurmayı mı tercih ediyoruz yoksa bastırmayı mı? Bunda Türkçe’nin gücü ne derecede etkili?
Açıkçası gözlem ve tecrübelerle birlikte bu konuda yapılan çalışmalar da bizim için oldukça açıklayıcı. Türkiye’deki toplumsal özelliklere bakıldığında daha çok Asya, Doğu toplum özellikleri gösterdiği görülmektedir. Bu anlamda duyguların üstü kapalı ifade edilmesi vardır. Mesela eski Türk filmlerini hatırlayın, eğer kadın erkeği seviyorsa ya da erkek kadını seviyor ise bunu anne-babaya açıktan söylenmesi pek tavsiye edilmez. Daha dolaylı yollar kullanması önerilir. Pilava kaşık saplama gibi yöntemler bunun bir örneğidir. Geçmişe nazaran Türkiye bu konuda elbette epey yol kat etti ama hala gördüğüm kadarıyla duyguları ifade etmede sorunumuz var. Genel anlamda özgüvenimiz düşük, çünkü temel toplumsal yapı da bunu desteklemiyor. Sürekli olarak herkes duygularını bastırma yönünde telkin alıyor. Fakat duyguları ifade etme konusunda Türkçenin yetersiz olduğunu düşünmüyorum. Türkçenin yeterince kullanılmadığını düşünüyorum. Eğer gerçekten dilin özellikleri iyi kullanılsa, gençlerimiz diline hakim olsa duygularını hem nesir hem de şiir yoluyla çok iyi ifade edebileceklerdir.
5) Duyguların psikolojik danışma oturumlarının çok önemli bir öğesi olduğunu biliyoruz. Size danışanlarınız daha çok hangi duygularla gelmekte? Duygu yönetimiyle ilgili ne gibi çalışmalarınız oluyor? Duygularla nasıl çalışıyorsunuz?
Şunu söyleyebilirim ki görüşmelere gelen birçok danışmanda üzüntü, güvensizlik, yalnızlık, kararsızlık gibi duygular kesinlikle var. Duygu çalışmalarında öncelikle kişilerin duygularını tanımasına yardımcı oluyoruz. Çünkü henüz insanlar duygu, düşünce ve davranış arasındaki ayrımı yapamıyor. Mesela duygun nedir bu durum için diyorum. Kaçıp gidiyorum diyor. Aslında tanımladığı şey bir duygu değil davranış. Bu nedenle önce duygu ifade eğitimi veriliyor. Öncelikle anlattıkları olaylar ya da bizim belirlediğimiz vakalar üzerinden sadece kendilerinde oluşan duygularla ilgili ifadeler kullanmalarını istiyoruz. İkinci olarak ise duyguları ifade etme üzerine çalışmalar yapıyoruz. Özellikle sizin de bildiğiniz gibi burada boş sandalye ve rol oynama gibi teknikler oldukça etkili oluyor. Son olarak ise duyguların kontrolü ve yönetimi geliyor. Bu kısımda özellikle danışanlar geçmişte yapmak isteyip gerçekleştiremedikleri davranışlarla ilgili pişmanlıklarını ortaya koyuyorlar. Bu anlamda geçmiş yaşamlarına ait olaylarla ilgili rol çalışmaları yapılarak duygu kontrolü sağlanabiliyor.
6) Yeni göreve başlayan psikolojik danışmanlara “duyguların tespit edilmesi, duygu yansıtması ve danışana ifadesi” konularında tavsiyeleriniz var mı? Nelere dikkat etmeliler?
Yeni göreve başlayan psikolojik danışmanlara öncelikli önerim, kendi duygularını ve komplekslerini tanımalarıdır. Çünkü bunlarla yüzleşmeyen bir psikolojik danışmanın başkalarına yardımcı olma şansı yok. Bu duygusal eksikliklerini çözmemişse danışma sürecinde sürekli kendisi ile çatışma halimde olacaktır. Daha sonra ise duygu kelime dağarcıklarını genişletmeleri gerekir. Çünkü yeni psikolojik danışmanlar ilk başta birçok duygu ile ilgili bilgi sahibi olamayabilir. Duygu hafızası genişledikçe ancak diğer kişilerle daha kolay empati kurabiliyor. Bu anlamda başlangıç olarak Paul Ekman’ı okumalarını tavsiye ederim. Çünkü Ekman sekiz temel duygu ve bunların bedensel ifadesinin kültürden kültüre değişmediğini söyler. Bu duyguları burada söylemeyeceğim, onları da arkadaşlar artık inceleyip, öğreneceklerdir.
7) Danışma oturumlarında duyguların açığa çıkması için metaforların, deyimlerin kullanılmasının önemi nedir sizce?
Eğer metaforlar ve deyimler yerinde kullanılırsa etkili araçlardır. Fakat bunları kullanabilmeniz için danışmanınızın da entelektüel seviyesinin buna uygun olması gerekir. Bunun yanı sıra psikolojik danışman da gerçekten duyguları yakalayabilen ve anlaşılır metaforları kullanmalıdır. Örneğin mutluluk için “bulutlar üzerinde uçmak ya da etekleri zil çalmak” bizim kültürde oldukça yaygın kullanılan deyimlerdir ve duyguların tanınmasında ve ifadesinde oldukça etkili olacaktır. Yani bilinen ve yaygın metaforlar kullanılmalıdır. Böylece duyguların ifadesi ve iletişim kolaylaşmalıdır.
8) Bazen çok yoğun duygularımızla baş edemez ve bastırırız, bunun avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Duyguların bastırılması doğru bir davranış değil. Çünkü bu durum gerçekten uzaklaşmak demektir. Birey bu şekilde spontanlığını yani doğallığını kaybedecektir. Daha önce de vurguladığım gibi önemli olan duyguların doğru biçimde ifadesidir. Bastırılan duygular bir süre sonra birikerek daha kuvvetli bir birimde tekrar ortaya çıkacaktır. En kötü olasılıkla, biriyle konuşarak, bu da olmuyorsa yazarak duygular ifade edilebilir.
9) Duyguların kontrolü ne derecede bizim elimizdedir? (Kendi duygularımız ve başkalarının duyguları)
Başkalarının duygularını kontrol etmek zor. Ancak doğru iletişim biçimleri ile duyguların olumlu bir biçimde aktarımı sağlanabilir. Fakat bireyin kendi duygularını kontrol etmesi yani onları daha çok yönetmesi diyelim daha kolaydır. Birey bu sonuca da kendini eğiterek ulaşabilir ancak. Eğer gerçekten birey kendi duyguları üzerinde çalışır, hangi duygu tepkilerini ne zaman yaşadığını bilir, bazı tepkilerin olumsuz sonuçları hakkında fikir sahibi olursa, o zaman duygularını da rahat bir biçimde kontrol edip, yönetebilir. Mesela haberlerde bir anlık öfke ile işlenen cinayetler, üzüntü sonucu meydana gelen intihar davranışları bu duygusal çöküşlerin sonucudur. Duygusal çöküş de yaşam problemleri ile etkili bir biçimde baş edememek demektir. Bu konuda özellikle pozitif psikolojinin açıklamalarına başvurulabilir.
10) Sizce empati bir yetenek mi yoksa sonradan kazanılabilir/geliştirilebilir mi? Karşımızdakinin duygularını tam anlamıyla anlamak mümkün mü veya en iyi nasıl anlarız?
Empati kesinlikle sonradan eğitimle kazanılabilecek bir beceridir. Fakat bazı insanlar doğuştan diğer insanları anlamaya daha yatkın olabilir. Eğer kişinin bu eğilimi desteklenmezse empati becerisi de oluşmaz. Aslında bu soru bize davranışlarda kalıtım mı yoksa çevre mi etkili sorusuna götürüyor. Daha tam anlamıyla bunun cevabını veren olmadı. Davranışta her ikisinin de etkili olduğu düşünüldüğüne göre empati için de aynı şey söylenebilir. Diğer soruya gelince, karşımızdaki kişinin duygularını yüzde yüz anlayamasak da büyük oranda ipuçlarına bakarak tahmin edebiliriz. En kesin yol bireyle iletişime geçerek kendisine sormaktır. Fakat beden dili ipuçları da bu amaçla kullanılabilir. Daha önce vurguladığım gibi Paul Ekman’ın kitapları bu konuda iyi bir başvuru kaynağıdır.

11) Duygularımızın çeşitliliği, yoğunluğu ve onların farkına varmak yaşam kalitemizi nasıl etkiler?
İnsan değişken bir varlıktır. Gün içindeki en ufak bir olay duygusal değişime sebep olur. Duyguların fark edilmesi öncelikle bu değişimlerin neden olduğu tepkilerin kontrolüne yardımcı olur. Örneğin sabah izlediği kaza haberi sonrası çok sarsılan birey, trafikteki en ufak hatalara tahammülsüzlüğünün sebebinin bu olduğunu anlayabilir. Ya da tam tersi bir başkası trafikteki tahammülsüzlüğünün davranışların gururunu zedelemesi olduğunu fark edebilir. Böylece öz farkındalık geliştiren bireyin daha kontrollü davranışlar sergilemesi beklenir. Sonuçta duygusuz bir anımız yok, duygusuz dediğimiz insanların bile duyguları var. Bunları fark edebilen insan yaşam problemleri ile daha kolay baş edebilir.
12) Carpe Diem felsefesi ile duyguları nasıl ele alabiliriz?
Carpe diem yani anı yaşamak, bireyin tüm varlığı ile sergilemesi gereken bir davranıştır. Duygu, düşünce ve davranış bağının bir arada bulunması gerekir. Bu nedenle yaşanması gereken duygular ertelenmemelidir. Çünkü bu duyguların olumsuz yansımaları sonradan ortaya çıkacaktır. Örneğin yas süreci içinde olan birinin duygularını bastırması, ilerleyen zamanda psikosomatik bazı rahatsızlıklar olarak ortaya çıkabilmektedir. İşte bu durumun nedeni duygunun yaşandığı zaman içinde ele alınmamasıdır. Aslında alandan arkadaşların da bileceği gibi özellikle Gestalt yaklaşımında ve psikanalitik yaklaşımda geçmişte kalan bu duygular üzerine çalışıp, bireyin duygusal olarak rahatlamasına yardımcı olunmaktadır. Sonuç olarak zamanında yaşanmayan ya da üzerinde çalışılmayan her şey bir problem olarak karşımıza çıkacaktır.

13) Bir akademisyen olarak çalışma alanlarınızı seçmenizde ve konularınızı belirlemenizde duygularınızın etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
Kesinlikle düşünüyorum. Örneğin ben hareketi ve çalışmayı seven bir insanım. Bu anlamda ilk çalışma hayatıma başladığımda birçok konu üzerinde akademik çalışma yaptım. Fakat daha sonra kariyer alanındaki çalışmaların beni daha fazla heyecanlandırdığını fark ettim. Bu nedenle bu alana daha fazla yoğunlaştım.
14) Son olarak Duygu Gereksinimi Ölçeği’nin Türk Kültürüne uyarlama çalışmanızdan bizlere kısaca bahsedebilir misiniz?
Aslında bu ölçek üzerinde çok fazla katkım olduğunu söyleyemem. Asıl çalışmaları Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde değerli hocam Prof. Dr. Veli Duyan hocam ve değerli arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ertuğrul Uçar hocam yaptılar. Çalışmadaki temel amaç özellikle sevgi evleri ve diğer yetiştirme yurtlarındaki çocukların sevgi ihtiyacı ile ilgili değerlendirmeler yapmaktı. Çünkü özellikle bu çocukların duygusal anlamda bazı eksikliklere sahip olunabileceği düşünülüyordu. Daha sonra bu konuda oldukça güzel veriler elde ettiler. Zaman zaman bu verileri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile de paylaşarak hizmetlerin gelişimine katkı sunuyorlar.
Katkılarınız için çok teşekkürler..
Ben teşekkür ederim, çalışmalarınızda başarılar…

