Bugün bilinen anlamıyla okullar, kamuya ait yapılar aracılığı ile parasız bir şekilde yapılır ve bu yapıların tüm halka yayılması amaçlanır. Temel haklar anlayışı gereği yaygınlaşan okullarda sanayi devriminin gerektirdiği iş gücünün yetiştirilmesi de hedeflenmiştir.

İçinde bulunulan tarihsel koşullar ve ülkenin benimsediği ekonomik, siyasi politika okulların amacını, müfredatın içeriğini önemli ölçüde etkilemektedir.
Dönemsel olarak bakıldığında okulların öncelik verdiği konular şu şekildedir;
- Antik çağda retorik (hitabet) ve vatandaşlık,
- Ortaçağda itaat ve ibadet,
- 16. yüzyılda hümanizm,
- 17. yüzyılda aydınlanma,
- 19. yüzyılda sanayiye yönelim ve tüm halka yayılma,
- 20 yüzyılda ise vatan sevgisi, eleştiri yeteneği ve
- Son dönemlerinde globalleştirme okulları karakterize eden özelliklerdir.
Geçmiş dönemleri bir yana bırakırsak günümüz şartlarında öğrenmenin gerçekleşmesi için okullar aracılığıyla verilen “öğretim” olmazsa olmazdır.
Peki ya gerçekten öyle midir?
Illich (1998)’e göre öğrenme zaten doğal bir süreçte olmaktadır pek çok insan sahip olduğu bilginin çoğunu okul dışından edinmektedir.

Yani “öğrenme”nin gerçekleşmesinde öğretim ve bunun aracısı olan kurumlar (okullar) sanıldığı kadar hayati bir öneme sahip değildir.
Örneğin, çocukların ana dillerini hiç bir eğitime tabi tutulmadan öğrendiklerini hatırlatır. Ayrıca ikinci dillerini öğrenen çocukların arkadaşlarıyla oynarken, babaannesiyle konuşurken gibi doğal ortamlarda bunu başardıklarını belirtir. Illich, sevmeyi, politika yapmayı, düşünmeyi vb. özellikleri okul dışında doğal olan “okul hayat”ında öğrenildiği savını destekleyecek argümanlar olarak sunar. Bu bakımdan “Öğrenme öğretimin sonucudur” tezini de mantık ve gerçekçi bir sav olarak bulmaz. Illich (1988), bu düşüncelerini “Okulsuz Toplum” adlı eserinde ayrıntılı şekilde açıklar. Ona göre okul sadece çocuklara sosyal statüsünü öğretmeyi ve ona uymayı sağlayan bir araçtan başka bir şey değildir.
Ivan Illich’e göre kaliteli bir eğitim sistemi şu üç amacı gerçekleştirmeye çalışmalıdır:
1) Yaşamının herhangi bir anında eldeki kaynaklara ulaşarak bir öğrenim gerçekleştirmek isteyen herkese gerekli imkân sağlamalıdır;
2) Bilgi sahibi olanların, bu bilgilerini paylaşmaları konusunda kendilerinden bir şeyler öğrenmek isteyenleri bulmalarına yetki tanımalıdır;
3) Halka, yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir imkân olarak, bir konuyu onlara sunmak isteyenler için gereken her türlü olanağı sağlamalıdır.
Bu doğrultuda Illıch okula alternatif olarak “Öğrenim Ağları” fikrini ileri sürer. Network aracılığıyla bir çalışma ağının kurulabileceğini ve bir şeyler öğrenmek isteyenlerin birbirini bulmasına bir arada olmalarına yardım edecek diğer yollar üzerinde durmuştur.
Illıch’in “Okulsuz Toplum” ile ilgili sunduğu fikirlerin reel hayatta karşılık bulması ne kadar mümkündür tartışılır. Zira yaptığı eleştiriler karşısında sunduğu çözüm önerisi bir miktar yetersiz kalmıştır.
Illıch’in görüşlerine katılınabilir ya da eleştirilerinden yola çıkılarak yeni çözüm önerileri üretilebilir. Ancak parçası olduğumuz ve deyim yerindeyse alışkanlık haline getirdiğimiz sisteme biran olsun “acaba” dedirtebilmesi açısından önemli.
Günümüz şartlarında ve ütopyalardan uzak bir şekilde düşündüğümüzde Hesapçıoğlu’nun da belirttiği gibi okul bir öğrenme, yaşam ve deneyim yeri olmalıdır. Okul öğrencinin sadece çalışmasını değil birey olmasını, bağımsızlaşmasını sağlamak için var olmalıdır. Bu amaçla okullar hem ders hem de ders dışı etkinliklerinde esnek bir yapılanma anlayışı ile öğrenci, aile ve eğitimcilerin katılımlarını da sağlayarak kendi özgün profillerini geliştirebilmelidir.

