Öncelikle merhaba, Betül hanım. “Mezunuma Soruyorum” adlı köşemiz için yaptığımız röportaj teklifini kabul edip bizleri kırmadığınız için PÖD olarak sizlere teşekkür ederiz.
Bizlere kendinizi tanıtır mısınız?
Merhaba. Bu başarılı çalışmada yer alma fırsatı tanıdığınız için ben de size teşekkür ederim. Adım Betül Çınar. 1976 Van doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Van da tamamladım. Daha sonra yine Van da İşletme bölümünü kazandım ve bir yıl eğitim aldım. Ancak gerisini getiremedim… 15 yaşındayken başlayan psikoloji veya edebiyat okuma arzum, lise bitince de devam etmişti çünkü. Dolayısıyla olmamam gereken bir yerde kendimi gördüğüm için vazgeçtim. İşletme okuduğum bir yıl boyunca bana emek veren öğretmenlerime ve bölümden ayrılma kararımı destekleyen aileme teşekkür ederek sınava tekrar hazırlandım. Dokuz Eylül Üniversitesi PDR Anabilim Dalı nda eğitim alarak psikolojik danışman olmaya hak kazandım. Mesleğimde 15 yıl geride kalmış… Zaman denen şeyin varlığı sanırım kafamı hep karıştıyor. İlk çalışma yılımda öğretmenlerimizden biriyle sohbet ederken 20 yıllık öğretmen olduğunu söylediğinde hayretle açılan gözlerime bakıp “İnan nasıl geçtiğini anlamadım..” demişti. Benim O’nu anlamam için 15 yıl geride kaldı.. İnanın nasıl geçti ben de anlamadım.
Evliyim ve iki çocuğum var. Anne olmadan önce anne olduğumda çocuk büyüteceğimi sanıyordum. Bir de işin teorisiyle de sarıp sarmalanmışken, kendimi bu rol için oldukça hazır nazır hissetmekteydim. Oysa anladım ki büyümesi gereken benmişim ve çocuklarım sayesinde sanırım oldukça büyüdüm. Sabır, tutarlılık, uykundan, dinlenmenden, zamanından verme, teoriyi pratik yapabilme gibi daha pek çok konuda sağ olsun çocuklarımız bizi bir hayli terbiye ediyorlar…
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, film izlemeyi, insanlara fayda sağlayacak işlerde çalışmayı, pasta yapmayı, ara sıra bir şeyler yazmayı severim. Bir de denizi ve şiiri.

Nasıl bir lisans eğitim hayatını geride bıraktığınızı düşünüyorsunuz, sizce verilen eğitimin artıları ve eksileri nelerdi?
2001 yılı mezunuyum. Transkriptime baktığımda çok çeşitli dersler aldığımı fark ediyorum. Çalışma yaşamımda karşıma çıkacak birçok konu hakkında bilgi sahibi olmam için bir program hazırlanmış ve bana sunulmuş. Emeği geçen tüm hocalarıma minnettarım. Onlardan çok şey öğrendim. Ama şöyle bir şey var, biz lisans eğitimini danışman olmak için yeterli bulduğumuz noktada yanılıyoruz. Diploma, resmi olarak bir meslek erbabı olduğumuzun deliliyken bununla kalmamalı, alanımızla ilgili daha nice eğitimin habercisi olmalı bizim için. Öğrendikçe bilirsiniz ne kadar cahilim diye düşünürsünüz, sanırım işin esası her daim olmaya devam etmekte, “ben oldum”dan süratle uzaklaşmakta.. Bu açıdan diyebilirim ki dolu dolu bir dört yıl geçirdim, beni insan ilişkilerinin huzurlu, verimli olduğu ortamlar kendine çeker herkes gibi.. Bu dört yıl boyunca sınıf arkadaşlarım ve hocalarımla çok güzel zamanlar paylaştığımı düşünüyorum. Geriye kalan hissettiklerimiz oluyor zaten.. Aslında kelime dağarcığımdan keşke yi çıkarmaya çalışıyorum ama buna keşke demeden edemiyorum… Üniversite yıllarım bilgisayar teknolojisinin yeni yeni yaygınlaştığı, okullarda bilgisayar dersinin olduğu yıllar. Dolayısıyla bilgiye ulaşma yolları kısıtlı. Bu bakımdan daha az verimli bir eğitim aldığımı düşünüyorum..
Şimdiye kadar hangi kurumlarda çalıştınız? Bu kurumlarda yaptığınız çalışmalar nelerdir?
İlk atamam bir ortaöğretim kurumuydu. 2500 öğrencisi, 100 öğretmeni, 6 idarecisiyle okulum yalnız bana aitti.. İlk yılımda doğrusu çok zorlandım. O kadar çok zorlandım bir daha hiç o zamanki kadar zorlanmadım… Fakat farkında olmadan bir zırh giydirmiş üzerime tüm o zorluklar. Beni hiç bitmeyecek, yüz değiştirerek var olacak zorluklara karşı hep dayanıklı kılacak bir zırh. İlk çalışma yılı sanırım birçoğumuzda şu etkiyi yaratır; Kıyafetin resmileşmesi, mesaiye devam zorunluluğu, bitmek bilmez evrak işleri, sizdeki idealizmle alay eden boşversenecilik vesaire… Ama işin en zorlandığım kısmı; teoriyle dolu belleğinizin, edindiği tüm bilgiyi pratiğe dökme ve işe yarama, çevreye fayda sunma zorunluluğu ve sorumluluğunun sancısıydı sanırım. Hata yapmaktan deli gibi korktuğumu hatırlıyorum. Bir de tabii okulda rehberlik servisinin yıllardır süren varlığına rağmen fiziksel donanımının okulun genel şartlarıyla kıyaslandığında yetersiz olması nedeniyle, verilmesi gereken bir mücadele vardı. Odamın okulun ücra bir köşesinde olması, bilgisayar ihtiyacı gibi sorunlar.. Tıkandığım noktada duygularıma bir tercüman bulmuştum. Müdürümüzü onunla ikna edebildiğimi hatırlıyorum. Şöyle demişti Goethe benim rehberlik servisimin durumuyla tam uyumlu; “Acı olan mutlu olmamak değil, olabilecekken olamamaktır.” İyi ki sanat var! Sonuçta odam taşındı ve kendime ait bilgisayarım oldu.
Lisedeki çalışmalarım her sınıf düzeyinde farklıydı. Örneğin 9. Sınıflarla uyum, disiplin, okul kuralları, alan seçimi, mesleki rehberlik üzerineydi. O zamanki eğitim sistemine göre alan seçimi öğrencilerin eğitim yaşamını çok keskin şekilde etkilemekteydi. Mesleki rehberlik bilimseliyle uyuşmayan bu zorlu sistem, başta ben olmak üzere işin tüm paydaşlarını olumsuz etkilemekte ve gerginliğe neden olmaktaydı. Diyelim ki sayısal alanı seçtiniz. Artık mümkün değil fikir değiştirip pdr okumanız.. Kendinizi bu şartlarda bir tür akademik mahkûm gibi hissetmeniz kaçınılmazdı. Biz biliyoruz ki meslek seçimi en iyimser haliyle 18 yaşına kadar değişkenlik gösterebilen bir süreç. Bu çelişkiyle ben, üç yıl geçirdim okulumda. 10. sınıflarla seçtikleri alandaki meslekleri tanımaya yönelik çalışıyorduk daha çok. Öyle ki 11. yani son sınıfa işlenmesi gereken rehberlik etkinliği bırakmıyorduk. Sınav stresinden başka! Eğitsel ve mesleki rehberlik elbette öncelikli oluyor lisede. Bireysel rehberlikse özellikle lisede mesleki anlamda en fazla doyum sağladığım bir alan. 15 yaş sonrası genç insan tıpkı bir yetişkin gibi, belki bir yetişkinden daha fazla ışık saçarak, hayal gücünü kullanarak, henüz hayatın zorluklarıyla yıpranmamışlığın verdiği enerjiyle iletişim kurmaktaydı. Ben de çok gençtim. Belki bu sebeple çok zevk alıyordum danışma sürecinden. Bunu çok özlediğimi hissediyorum.
Ancak tam tersi velilerle çalışırken zorlanıyordum. 1999 Marmara depremini yaşamış bir kentin acılı anne-babaları, gençleriyle birlikteydim. Kiminin çocuğu, kiminin annesi, babası, kiminin evi, kiminin kolu, bacağı, kiminin umudu, kiminin sevinci gitmişti. Ama yaşam hepimize rağmen ve hepimiz için devam etmekteydi. Biz ise üzerimize düşeni yapıyor, yaşamaya çalışıyorduk olabilecek en iyi halimizle.
Daha sonra Van da çalıştım beş yıl. İki yıl bir ilköğretimde, sonraki üç yılda da bilim ve sanat merkezinde. İlköğretim tabii benim için hiç deneyimimin olmadığı bir alandı. Yaş aralığı ortalama 6-14. Devasa bir yaşam alanı; Okul öncesi, ilkokul çağı ve ergenlik. İlk dönem kısa süren karamsarlıktan sonra özenle tutulmuş okul notlarımı, kitapları taradım. Meslektaşlarımla görüştüm, fikir aldım. Özellikle yeni bir alanda çalışırken o alanda olumlu deneyimleri olan insanların görüşlerine çok ihtiyaç duyarım. Bu görüşler beni rahatlatır, içime güven verir. Eşgüdümlü çalışmanın enerjisi beni güçlendirir. Yine öyle oldu. Okulöncesi ile gözlem yaparak, oyun oynayarak ve öğretmen ile düzenli görüşerek çalıştım. 1. sınıflar en çok destek isteyen grubu oluşturduğu için zamanımın çoğunu onlara ayırmıştım. Okuma-yazma ve matematik becerisini kazanmanın onlar için çok zorlu ve özel bir süreç olduğunu fark etmiştim. “Aferin, başarıyorsun.” kelimeleri sihirliydi onların dünyasında ve ben sık sık kullanmaya çalışıyordum sırtlarını sıvazlarken. Özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilerin tespiti, özel eğitim çalışmalarını yürütürken işin en kolay tarafıydı. Sonrasında başlıyordu güçlükler; aileye çocuğun olası durumunu, RAM ı, orada ne yapılacağını, oradan gelecek kararla hareket edebileceğimiz gibi birçok konu hakkında görüşmek, yine zordu diyemeyeceğim. En zoru ailenin destek olmamasıydı. Çocuk ihmaliydi yaşadığımız ve bazen çok nadir de olsa yapacak pek bir şey kalmıyordu. 8. sınıfa gelmiş ve fakat okuma-yazma öğrenememiş öğrencimle karşılaştım hayretler içinde. Sonra tarayınca hemen her sınıfta bir-iki öğrencinin aynı kaderi paylaştığına tanıklık ettim. Üretilen çarelerin tümü işe yaramadığında hani bildiğimden değil, çaresizliğimden, ben onlarla okuma-yazma çalışması yapmaya çalıştım. Ama olmadı tabii. Bazen olmayınca olmuyor misali eğitsel rehberlik çalışmalarım tam istediğim kıvamda olamadı. İlkokul 5. Sınıflarla TYT(7-11) çalışmıştık. Çok sevdiğim bir test, çocuklar da çok sevmişlerdi. Yarışmalar düzenledik, rekabet bu yaş çocuklarına adil koşullarda iyi geliyor, onları geliştirip güçlendiriyor zira. Ortaokul yine bambaşka bir alan. Gidip gelen duygusallıklar, keskin cinsiyet ayrımcılığının yarattığı anlamsızlık, adaletsizlik patlamaları, uzlaşılamayan genç-ebeveyn ilişkileri ile çevrelenmiş bireysel rehberlik çalışmaları yapıyordum. 8. sınıflarda o dönemdeki adı OKS olan lise giriş sınavı vardı, ancak bu sınava ciddi anlamda hazırlanabilen öğrenci sayısı azdı. Elimden geldiğince motive etmeye, sınav kaygısı, çalışma teknikleri hakkında çalışma yürütmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
2006 yılının kasım ayında iki ay Rehberlik ve Araştırma Merkezi nde görevlendirme çalıştıktan sonra Bilim ve Sanat Merkezi’nde kadrolu olarak göreve başladım. Bildiğiniz gibi kısa adıyla bilsem, özel yetenekli çocukların örgün eğitim dışında devam ettikleri devlete bağlı özel eğitim kurumunun adı. Okul özel eğitim kurumu; benim için yine heyecan verici, yedi yıl boyunca birlikte olacağım yeni bir çalışma süreci böylece başlamış oldu. Ancak ülkemizde geçmiş deneyimleri sınırlı olan, hakkında pek fazla kaynak bulunmayan, daha çok bireysel çabalarla çalışılan bir alan. Bu anlamda dezavantajını yaşadım ama o kadar güzel bir kadroyla birlikte yol alıyordum ki Van Bilsem de, tüm zorluklar aşılabilir oluyordu. Aşılıyordu da.. Bir defasında özel yeteneklilerin eğitimini okyanusa benzettiğimi hatırlıyorum; okyanus gibi derin ve zengin… Ben o okyanusta çok mutlu çalıştım, derinlik zaman zaman korkutsa da zenginliği her defasında galip geldi.. Çocuklarım, daha çok çalışmam gerektiğini hissettirdiler bana tüm çocuklar gibi… Onları tanımaya çalıştım. Özellikle ailelerle çalıştım. Çocukların zaten katılmış olduğu yetenek ve zekâ testlerinin sonuçlarından yararlandım. Öğrenci sayısı ilk zamanlarda fazla olmadığı için okulda yapamadığım çeşitli çalışmaları yapabilme şansım oluyordu. 8 oturumluk grup rehberlik etkinlikleri, cümle Tamamlama testi gibi testleri uygulama ve değerlendirme imkânım oluyordu. Çocukların bazı projelerine danışmanlık yapıyordum. Yine TYT (6-8) veya (9-11) uygulayabiliyordum. Özellikle çocukların mükemmeliyetçi yapılarına ve bu yapının muhtemel yıkımlarına ayna olmaya çalışıyordum. Dışardan bakıldığında çok şanslı görünen, ama aslında desteklenmediğinde, doğru yönlendirilmediğinde, anlaşılmadığında duyarlılığı fazla, haksızlığa tahammül eşiği düşük, toplumsal eşitlik ve adalet kaygısı olan, her an protest bir kimlik içine girmeye hazır bu çocuklar, bu gençler aslında risk grubundalardı. Öyle ama onları sadece “ülkenin beyin gücü” olarak görmekten imtina ederek; koşması, coşması, oynaması, ara sıra zayıf not alması, bazen yaramazlık yapması gereken, her çocuk gibi yaşamaya hakkı olan varlıklar olarak görmeye çalıştım. Çalışmalarımı, yaklaşımımı bu bakış açısıyla temellendirdim. 2013 yılı ekim ayına kadar fiili olarak görev yaptığım Eskişehir Emine-Emir Şahbaz Bilim ve Sanat Merkezinde şu anda sadece kadrom bulunmakta. Son üç yıldır içinde bulunduğum şartlar nedeniyle bir ilkokulda görevlendirme olarak çalışmaktayım.
Bir değerlendirme yaptığınızda çalıştığınız bu kurumların artı ve eksi yönleri nelerdir?
Aslına bakarsanız çalıştığım kurumların hiçbirinde kusursuzluk aramadım. Şimdiye kadar kısa veya uzun süreli yedi kurumda çalıştım, genellikle tür olarak da farlı kurumlardı bunlar. İlkokul, ortaokul, lise, özel eğitim kurumları ve RAM. Hepsinde eğer görmek istersem birçok eksiklik görebilirdim. Hele hele fiziki şartlara çok fazla takıldığımı söyleyemem. İmkânlarım ölçüsünde, çocuklarımın ihtiyacı, onların işine neyin yarayacağı, benden beklentileri neyse ve ben bu beklentilere karşılık verebilecek donanıma sahipsem bunları değerlendirir ve çalışırım. Ama tabii her zaman bu kadar yapıcı düşünüp davranmış olduğumu söyleyemem. Yıllar ve yıllar içinde oluşmaya yüz tutmuş bir bakış açısı bu. Daha düne kadar kendimi bir şey sanıp mesleğe ilk başladığımda okul müdürüne karşı çıkamayarak tedavisine destek olamadığım kız öğrencim için yana yakıla üzülen ben değil miydim? Zamanla, anlarla, olaylarla kontrolün elimde olmadığının, hata yapmamın bir hata sayılmayacağının, hata dediğimiz şeyin yaptığımız hatalara takılıp kalmak olduğunun ayırdına varmak beni inanın dinginleştirdi. Tek vazifem çalışmak. Burada ve şimdiyi en iyi şekilde yapılandırmak. Böyle bakınca ben, çalışmanın kendisini sevdiğimi fark ediyorum. Dolayısıyla çalıştığım kurumların değil kendimin artı veya eksi yönleri ile ilgilenmeye başlıyorum.
İş okulu, bilim sanat merkezi gibi farklı kurumlarda çalışma deneyimleriniz olmuş, çalışma şartları açısından değerlendirdiğinizde bu kurumları önerir misiniz?
İş Okulunda iki ay görevlendirme çalıştım. Görevlendirme olduğum için belki, bilemiyorum ama çalışma alanının sınırlı olduğunu gözlemledim. Öğrencilerle ve çoğunun ailesiyle danışma veya görüşme yapmak pek mümkün olmuyor. Öğretmenlerle çalışılabilir, çünkü duygusal olarak desteklenmeleri gerektiğini düşünüyorum. İki ay gibi kısa sürede fikir sahibi olmak çok sağlıklı olmayacağı için bu kadarını söyleyebilirim.
Bilim Sanat Merkezi, iş okulundaki durağanlığın tam tersinin hüküm sürdüğü bir kurum. Her ikisi de özel eğitim veriyor ama birbirinden farklı tabii. Burası çok hareketli bir kurum. Uyum süreciyle başlayan eğitim yılı, öğrencinin kuruma, kurumun öğrenciye alışmasını ve tanışmalarını sağlıyor. Beş farklı modülden oluşan eğitim süreci, öğrencinin liseden mezuniyetine kadar devam ediyor. Proje tabanlı yapılandırılan sistem, öğrenciye pek çok beceri kazandırmayı, yeteneklerini fark ederek onları geliştirmesini, projeler geliştirerek çevreye fayda sağlamasını hedefliyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca takip etmeye çalıştığım özel yeteneklilerin eğitimi konusunda BİLSEM’lerin çok daha verimli çalışabileceğine inanıyorum. Farklı bir alanda çalışma isteği duyan meslektaşlarıma öneririm. Ancak çalışma saatlerinin biraz zorlayabileceğini eklemek isterim. Bazı dönemler 15.00-21.00 arasında çalıştım, bazen sabah üç ve akşam üç saat şeklinde, bazen de cumartesi günleri çalıştığım oldu. Ama değdi.

Çalıştığınız kurumlardaki öğrenci, öğretmen, veli ve idarecilerin okul psikolojik danışmanı algısı nasıldı? Bu konuda yaşadığınız zorluklar oldu mu?
Sanırım bu zorluğu yaşamayanımız yok gibidir. Öğrencilerimden yana hemen hiç sıkıntı yaşamadım, bunu belirtmeliyim. Onlar her daim kabulkâr ve içten davranmışlardır. Sanırım not ilişkimizin olmamasının en güzel tarafı bu. Öğretmen, veli, idareci bakış açısına gelince; bunu irdelemeye çalışmadan, o anda yapmam gereken, görev sınırlarım içerisinde olan ve muhatabına fayda sağlayacağını umduğum işime odaklanırım. Kişilerin övgü veya yergilerinden çok etkilenmememiz gerektiğini düşünüyorum. Zamanı boşa harcıyorsunuz o zaman. Enerjinizi alıyor. Sizi öven kişi için değerinizi korumak da enerji istiyor, yeren kişinin yarattığı can sıkıntısını dağıtabilmek de.. Ama tabii ki hiç umursamamak da olmaz, ders almamız gerekiyorsa almalıyız. Şahsen çalıştığım iki ayrı idarecim sağ olsunlar beni yerden yere vurmuşlardır. Sayelerinde kişisel anlamda, mesleki anlamda çok şey öğrenmiş, çok hatamı görmüş ve düzeltmeye çalışmışımdır. Onların yaptığı hataları görerek aynılarını yapmamaya da özenmişimdir. Bu anlamda insanların her türlü muamelesinin öğretici, geliştirici olduğuna inanırım. Herkes tarafından alkışlanmak sanırım egomuzu besleyecektir ki bu berbat bir durum bence. Bir de şu önemli diye düşünüyorum; hayatta üzerinde çalışabileceğimiz, değiştirebileceğimiz, nüfuz edebileceğimiz tek bir kişi var; o da kendimiziz. Herhangi olumsuz bir olayda “acaba nerede hata yaptım” diyerek kendine dönebiliyorsa ve kendini onarabiliyorsa insan, en doğru yoldadır demektir.
Meslekte on beş yılı geride bırakan bir okul psikolojik danışmanı olarak mesleğe yeni başlayacak psikolojik danışmanlara neler öneririsiniz, hangi konularda kendilerini geliştirmeliler?
“Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek!” Turgut Uyar a aynen katılıyorum.
Az önce de bahsettiğim gibi değiştirebileceğimiz tek kişinin kendimiz olduğunu bilmek, her insan gibi ve aynı zamanda en çok bizim mesleğimizde işimize yarayacak bir bilinç diye düşünüyorum.
Şunu fark ettim ki söylemlerimiz; en bilinçli, anlayışlı ve samimi sözlerimiz dahi tek bir davranışımız kadar etki etmiyor karşımızdakinin üzerinde. Sözlerimizi yaşamaktan bahsediyorum. Zor, çok zor bir süreç. Ama bence gayrete değer. Hani karınca Kabe ye gitmek istemiş ve yola koyulmuş. Demişler; sen bu hızla oraya varamazsın. Demiş; Olsun, yolundayım ya! Bizimki de o misal.
Eğitim almaya devam etmek çok önemli. Yüksek lisans, doktora, çeşitli özel veya hizmet içi eğitimlerle farklı bilgi ve becerilerle donanmak şart diye düşünüyorum.
Mutlaka bir kütüphaneye üye olmak, kitap okumak, sanatla uğraşmak veya en azından takip etmek. Film izlemek. Yani mesleğimiz dışında ve bizi estetikle, pozitifle karşılaştıracak, manevi dünyamızı zenginleştirecek yolları arayıp bulmak.
Öğrencilerle birlikte projeler üretmek, Onlara danışmanlık yaparken çok şey öğrenmek.
Çalışma grubu oluşturmak. Örneğin altı, yedi veya daha fazla kişi belirli zamanlarda bir araya gelerek belirli bir plan çerçevesinde okuma yapabilir.
Eskiden dervişler, gönül heybelerinin sırtlarına taraf olan gözünü dikmezlermiş. Oraya yapıp ettikleri iyilikleri koyar, yol yürüdükçe onların o gözden düşüp kaybolduğunu farz ederlermiş. Dönüp içine baktıklarında hiçbir iyilik bulamayıp daha çok iyilik yapsınlar diye.. Heybenin göğüslerine gelen gözünde ise hatalarını muhafaza ederler ve onların oradan düşüp gitmesine izin vermezlermiş ki onlara baktıkça kibir ve benlikten uzaklaşıp hatalarını tekrar etmesinler.. Sanırım bizim de bir gönül heybemiz olmalı. Her çalışma yılının ardından heybemizin ön tarafına iyice bakıp benzer hataları tekrarlamamaya çalışmalı!
Sanırım bu kadar…


Son olarak mesleğimizin bugünü ve geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Meslek odalarının açılması ve meslek yasasına sahip olmanın sizce en büyük katkısı ne olur?
Geçmiş yıllara göre mesleğimiz oldukça tercih edilen, sayılan, değer gören bir konumda diye düşünüyorum. Ancak bir mesleği değerli kılan en önemli unsurlardan biri olan o mesleği icra edebilme koşullarını, bugün olduğu gibi gelecekte de taşıyabilir mi bilemiyorum. Dilerim öyle olur. Mesleğimizin profesyonel meslek grubuna girmesi, yasasının olması, çalışma sınırlarının belirlenmesi elbette olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bu yöndeki çalışmaları desteklememiz gerektiğini düşünüyorum.
Sevgi ve saygılarımla…

