Çok yönlü bir insan, Köy Enstitüleri denince akla gelen ilk isim, felsefeci, yazar, eğitim tarihçisi, öğretmen, maarif vekili, gazeteci, müfettiş, Ertuğrul Gemisi Kaptanı Ali Bey’in torunu ve büyük şair Can Yücel’in babası: Hasan Âli Yücel.
Köy ile şehir arasında uçurum olan zamanlarda fakir, eğitimsiz bir toplumu kalkındırmanın sadece eğitimle olacağının farkında olan bir Başöğretmenin hayalini gerçeğe dönüştüren bir vatanseverdir Hasan Âli. Adının bugün bile sevgiyle, minnetle anılması onun çok büyük işler yaptığının da bir göstergesidir.

16 Aralık 1897’de İstanbul’da dünyaya gelen Hasan Âli mutlu sayılabilecek bir çocukluk geçirir. Uzun süre ailenin tek çocuğu olmasından dolayı ailesi onu iyi yetiştirmek için çok emek sarf eder. Gittiği okullarda eğitim-öğretimde yapılan hataları, eksiklikleri görür bunun yanında Mektebi Osmanî’de ilk defa tahta, harita ve sıralarla donatılmış bir sınıf onu hayran bırakır. Okumaya karşı derin bir tutku geliştirir ve babasından gizli sahaflardan kitap satın alıp okumaya başlar. İçinde bulunduğu sosyal çevre, kültürünün gelişmesine katkıda bulunur. Gittiği tekkenin atmosferini sever ve benimser. Ayrıca Mehmed Celaleddin Dede Efendi’den de müzik eğitimi alır.
Küçük yaşlardan beri hayali olan öğretmenlik mesleğini çeşitli liselerde sürdürür. Bu esnada çeşitli gazete ve dergilere yazılar yazar, arkadaşları ile birlikte kitaplar çıkarır. Bir yandan da kendi alanındaki ders kitaplarını tahlil eder, bu kitaplardaki açıkları, eksiklikleri bulup gidermek için çaba sarf eder.
Müfettişlik görevi sırasında ise bir fırsat ile Fransa’ya gider. Burada Batı uygarlığı ile tanışır, Fransızcasını geliştirir, kültürel etkinlikleri takip eder ve oradaki eğitim sistemini, eğitim kurumlarını inceler. Bunların sonucunda yazdığı raporları da bakanlığa iletir.
Ülkeye geri döndüğünde Atatürk de ülke çapında bir denetleme gezisine çıkacaktır. Yanına ise Milli Eğitim Bakanlığı’ndan birini götürmek ister ve genç bir müfettiş olan Hasan Âli seçilir bu görev için. Bu denetleme gezisi sırasında uğradıkları okullarda Hasan Âli’nin yazdığı ders kitaplarına rastlarlar. Bu kitaplardaki anlaşılması ve telaffuzu zor olan kelimeler Atatürk’ün dikkatini çeker ve bu konuyla ilgili Hasan Âli ile söyleşirler. Bu konuşmayla daha sonra Hasan Âli’nin de görev alacağı Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin de temeli atılmış olur. Bu gezi bir diyaloğa daha tanıklık eder. Atatürk, Hasan Âli’ye, Türk milletinin kendisini ne zaman kurtulmuş sayacağını sorar. Hasan Âli’nin cevabı şu olur: Bir kurtarıcı arama ihtiyacı duymayacak hale geldiği zaman. Hasan Âli bu cevabıyla aslında eğitime verdiği önemi vurgulamış olur. Çünkü ona göre bir milletin tüm bireylerine bilgi, beceri ve yeteneklerini geliştirebileceği bir imkân tanınırsa bir kurtarıcı ihtiyacı hissetmeyecektir. Bu sebepledir ki Köy Enstitüleri için olağanüstü çaba gösterir. Baştanbaşa koca bir köy olan Anadolu ona göre ancak eğitimle kalkınabilir, kendi ayakları üstünde durabilirdi.
İsmet İnönü, 1934 yılında bir konuşmasında ülkenin ilköğretim durumundan bahseder ve sorunun çözümü için çalışmaların başlatılması gerektiğini söyler. İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirilen İsmail Hakkı Tonguç Köy Enstitüleri Sistemi’nin kurulmasından başlıca sorumlu kişidir (Hasan Âli Yücel Yazıları ve Konuşmaları, 1997). Bu görevi daha sonraları Hasan Âli Yücel devralacaktır. Ülkenin ise Köy Enstitülerinden önceki eğitim durumu şöyledir:
- 40.000 köyün 35.000’inde okul yoktur.
- Köylerdeki okul çağı nüfusunun sadece %20’si okullaşmıştır.
- Okullu köy ile okulsuz köylerde yaşam düzeyleri açısından bir fark yoktur. İkisinde de tarımsal üretim ilkel tekniklerle yapılmaktadır. Köylü salgın hastalıklarla savaşamamaktadır.
- Okul faydasız görülmekte, köye ve topluma bir katkısı olmadığı düşünülmektedir.
Bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı köylünün eğitimi hayati önem taşımaktadır. Okur-yazarlığı yüzde yüze çıkaracak, köyü ekonomik, kültürel ve toplumsal yönden kalkındıracak, en küçük yerleşim birimine kadar götürülebilecek bir eğitim sitemine gereklilik vardır (Hasan Âli Yücel Yazıları ve Konuşmaları, 1997). Köy Enstitülerine böylece dört temel alanda sorumluluk yüklenir: eğitsel, toplumsal, ekonomik, siyasal.
Eğitsel sorumluluk: Bütün ülkeyi okur-yazar durumuna getirmek. Köylünün ilimden, teknikten yararlanmasını sağlamak, hak ve sorumluklarının farkına varmasına yardımcı olmak. Akşam okulları ile de okumaz-yazmaz yetişkinlerin okur-yazar haline gelmesini sağlamak.
Toplumsal sorumluluk: Kendini içe kapatmış bir toplumun, köyden dışarı çıkmasını, bakış açısını genişletmesini sağlamak, eğitim yoluyla kültürünü fark ettirmek ve geliştirmesine yardımcı olmak.
Ekonomik sorumluluk: İlkel tarım teknikleriyle fazla üretim elde edemeyen köylüyü yeni tekniklerle kavuşturmak ve tarımsal üretimin artmasını sağlamak.
Siyasal sorumluluk: Köylüyü ağalık sisteminden kurtarıp kendi kendisini yönetmesini sağlamak ve ülke yönetimine katılması için desteklemek.
Böylelikle köyün halinden en iyi anlayan, taşın toprağın çilesini çekmiş, burunları tezek kokusu almış köylü çocukların eğitimi için çalışmalar başlatılır. Askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapmış bir grup, çeşitli eğitimlere tabi tutulur ve köylere bu öğrendiklerini yaymak için gönderilirler. Bu sistemin faydası görüldükten sonra daha altyapılı, işlerliği yüksek bir plan halinde ülkede 21 bölgede Köy Enstitüleri kurulur. Bu enstitüler dört duvarı olan klasik okullar değildir. Bugünün deyimiyle ilk kampüslerdir. 3000-5000 dönüm arasında değişen tarıma elverişli araziye kurulu, 600-800 öğrenciye eğitim verilebilecek 50- 60 bina kapasiteli bir sisteme sahiptir enstitüler. Burada eğitmen, öğretmen olarak çalışacak kişiler gönüllülük esasıyla işe alınır çünkü çok zor şartlar altında çalışmak durumundadırlar.
Bütün derslerde ve çalışmalardaki temel yöntem “yaparak öğrenme” ilkesine uygundur. Her enstitü ürettikleriyle kendine yetebilecek bir kapasiteye sahiptir. Öğrenciler yeni tarım teknikleriyle mahsul elde ediyor, sağlık bilgisi öğreniyor, demircilik, marangozluk gibi işlerde bulunuyor ayrıca her öğrenci Yücel’in çevirttiği klasik eserleri okuyor, amfi tiyatrolarda yeteneklerini geliştiriyor, bir yandan da mandolinden kemana birçok müzik aletini çalabilecek seviyeye geliyorlardır. Demokrasi kelimesi de sözde kalmayarak yaşam içinde kendine yer bulur. Öğrenciler her cumartesi toplantı yaparlar. Toplantının başında öğrencilerin seçimle belirledikleri öğrenci başkanı bulunur. Herkesin tam katılımı zorunludur. Buna enstitüde çalışan personel ve öğretmenler de dâhildir. Bu toplantılarda herkes fikrini özgürce ifade edebilme fırsatına sahiptir ayrıca öğrenciler öğretmenlerini ve müdürlerini bile eleştirebilmekte, varsa istek ve önerilerini dile getirebilmektedirler.
Çeşitli sebeplerden dolayı Köy Enstitüleri kapansa da Türk Eğitim tarihinde bir fark yaratmıştır. Bağrından çıkardığı öğretmenlerle, sağlık memurlarıyla, yazarlarıyla, eğitmeniyle ülkeye nice katkılar sağlamıştır. Yaparak-yaşayarak öğrenme metodunun hayat bulmuş halidir. Bireyleri hayatın her alanında nasıl yetkin hale getirilebileceğinin en somut örneğidir. Şimdi yapılmaya çalışılan eğitim ile yaşamı bağdaştırma uygulaması için çok da uzaklara bakmamak gerekir. Dünyanın övgüyle bahsettiği bu sistem günümüz şartlarıyla birleştiğinde donanımlı bireyler yetiştirmek bir mucize olmaktan çıkacaktır.

