Alfred Adler, 1911’de insani bir devrim ortaya koyduğunda orta yaşlarındaydı. Bu, insanı insanca anlamaya çalışan bir devrimcinin ve eğitimcinin cesur bir çabasıydı. Adler, insanlık tarihinin en zorlayıcı ve travmatik süreçlerinden bazılarının yaşandığı ekonomik buhran, 1. ve 2. Dünya Şavaşı gibi süreçlerde en ilginç icatlardan birine imza atmıştı. Bu icat, bugün kullandığımız teknolojik ürünler gibi bir icat değil, bir düşünce ve bakış açısı devrimiydi. Viyana ve psikoloji açısından çarşamba akşamlarının ayrı bir yer tuttuğunu söylemek hiç de abartı olmaz. Çünkü Adler, 1900’lerin başında Freud’un çarşamba akşamları yaptığı tartışma gruplarına davet edilerek Freud’a karşı argümanlar sunmuştu (Hoffman, 1994). Adler, Freud’tan ayrılarak onun psikanaliz hareketindeki insan doğasının son derece olumsuz olduğu ve insanlığın trajik süreçlerden geçtiği bir noktada, insana yapıcı, ilerleyen ve sadece sebeplerden oluşmayan (Oberst & Stewart, 2012) bir varlık olarak bakmayı seçerek onu bireyleştirebilmişti. Bu noktada Adler, okul temelli çocuk rehberlik merkezleri kurarak neredeyse ilk defa onu çocuk olma rolünden çıkartıp yaratıcı ve amaçları olan bir bireye dönüştürmüştü (Hoffman 1994; Sherman & Dinkmeyer, 1987).
Adler’in farklılığı ve çığır açıcılığı yalnızca buradan gelmiyordu. Öyle ki rasyonelduygusal davranış terapisinin öncüsü Albert Ellis, Adleryen yaklaşımıyla ilgili en bilinen eserlerden biri olan Carlson, Watts ve Maniacci (2006) tarafından yazılan Adlerian Therapy, Theory and Practice kitabının ön sözünü yazacak ve şu cümleyi kuracaktı: “Alfred Adler’in 1920’lerden itibaren bazı öğretileri öğretmemesi durumunda, ben ve rasyonelduygusal davranışçı terapinin bugün bu öğretileri tam anlamıyla elde edip edemeyeceğinden şüpheliyim.” Dahası, Sweeney (2016) kitabında Selingman’ın pozitif psikolojisinin, Adler ve öğrencisi Dreikurs’un yaklaşımlarından oldukça faydalandığını ancak Ellis’in aksine bundan bahsetmediklerini dile getirecekti (Watts & Erguner-Tekinalp, 2017).


Prochaska ve Norcross (2010) ise bir adım öteye giderek Adler’in ödev anlayışının, imgeleme tekniklerinin ve “as if” algısı gibi bireyin kendine özgü bir bilişsel perspektife sahip olmasının bilişsel ve davranışçı terapilerin gelişiminin habercisi olduğunu vurgulayacaktı. Hatta bu noktada, Adleryen yaklaşımın sosyal, kişilerarası ve yakın ilişkiye ne kadar önem verdiğini de düşündüğümüzde erken dönem bilişsel/davranışsal yaklaşımların da ötesinde bir görüşe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Adler hiçbir zaman bireyi toplumdan ve yaşadığı çevreden keskin şekilde ayıran bir çizgide durmadığı gibi onu, bunların içerisinde ele almıştı. Sonuç olarak Adler, yeteri kadar referans alınmamış, tozlu raflarda bırakılmış bir öncü olarak psikoloji biliminin adeta Nikola Tesla’sı olarak kalacaktı. Peki ne oldu da Adler bu kadar unutuldu? Birçok faktörün, Adler’in çalışmalarının ve düşüncelerinin zaman içinde göz ardı edilmesine ve unutulmasına yol açtığı söylenebilir. İlk olarak, Freud’un kavramları ve psikanaliz hareketi, psikoloji alanında daha büyük bir popülarite kazanmış ve Adler’in fikirlerinin önüne geçmişti. Freud, medya ve akademik çevrelerde daha fazla dikkat çekmiş ve psikoloji alanında daha baskın bir figür haline gelmişti (Menand, 2017). Bu durumun, Adler’in çalışmalarının daha az dikkate alınmasına yol açtığını söylemek hiç de yanlış olmaz.
Unutmamak gerekir ki başlarda psikoloji, Freud’un yaklaşımının baskın olmasının yanında herkes tarafından kabul gören bir bilim olma yolunda da kendisini kanıtlama arayışındaydı. Bu nedenle, özellikle Skinner’ın davranışçı deneyleri ve sonuçları belirli bir kesimi oldukça mutlu etmişti. Bu noktadan hareketle, belki de Adler’in bilişsel davranışçı yaklaşımla ortaklaşan yönlerinin psikanaliz ile bilişsel davranışçı yaklaşımın arasındaki bir dönemde sıkışarak gözden kaçtığını söylemek mümkün olabilir. Çünkü, Adler’in yaklaşımı ve düşünceleri zaman zaman diğer ruh sağlığı uzmanları ve araştırmacılar tarafından benimsenmiş ve geliştirilmiş olsa da bu çalışmalar genellikle Adler’in adıyla anılmamıştı. Böylelikle, ne yazık ki onun psikoloji bilimine etkisi ve önemi yeterince takdir edilememişti. Adler’in yaklaşımı semptom azaltmaktan çok, “yaşam görevleri”nin öneminden de anlaşılacağı gibi bir süreci ve amacı yaşamak üzerineydi. Bireyin erken dönem anıları önemli olsa da geçmişe dönük bir yaklaşım değildi. Bu noktada, özellikle bilişsel ve davranışçı terapi gibi semptom azaltmaya odaklanan yaklaşımların yükselişi, Adler’in insana ve topluma odaklanan yaklaşımının göz ardı edilmesine yol açmıştı. Günümüzde Adler’in düşünceleri ve yaklaşımları, pozitif psikoloji, bilişsel-davranışçı terapiler, sosyal adalet gibi alanlarda yeniden değerlendirilmeye ve sorgulanmaya başlandı. Fakat hala bir şekilde Adler ve bireysel psikoloji kuramı hak ettiği yerde değil ve unutulmakta. Umulur ki gelecekte, Adler’in fikirleri, çalışmaları ve etkisi daha iyi anlaşılacak ve psikoloji alanında hak ettiği yeri er ya da geç alacak.
Metin Pulat
Uzman Psikolojik Danışman

