GEÇMİŞTEN GELECEĞE : ÖLÜM ALGISI

‘Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım

…’

Erdem BAYAZIT

Savaşlar, kazalar, katliamlar, hastalıklar, yorulmuş yıpranmış bedenler…

Bunca yükün altında, bunca yüke karşılık alınmış bir ders varsa cevabını nasıl verir yaşayanlar?

 

Yaşamın ayrılmaz bir parçası olan ölüm, insanoğlunun çağlar boyunca ilgi duyduğu ve tanımlamaya çalıştığı bir konu olmuştur. Tanımlanması kolay olmayan ölüm olgusu karşısında insanoğlu ona bir takım anlamlar yüklemiştir. Yüklenilen anlam doğrultusunda ölüm, kimi için bir stres kaynağı, kimi için ise stresten kurtulmanın yolu olabilmekte, kimine göre bir yok oluş iken, kimine göre de ölümsüz bir yaşamın başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.

Robert N. Butler’in (1971) ‘yaşamı yeniden gözden geçirme’ adını verdiği süreçte, bir insanın yaşamını yeniden gözden geçirmesi, değişik türden bunalımlara tepki olabilir. Bireyin ölüme uyumu, yaşamın sonuna doğru kişilik gelişiminin sürekliliği açılarından çok önemlidir.*

Ölümle her an iç içe olan insan, ölüm kavramı üzerine düşünmüş ve ölüme ilişkin tutumlar geliştirmiştir. İnsanların zihninde gelişen ölüm kavramı dini, felsefi, ahlaki ve hukuki pek çok alanda onların davranışlarını ve yaşam tarzlarını belirlemiştir. Ölüm düşüncesinin insan hayatına etkisi kaçınılmazdır. Ancak aşırı, ölçüsüz, patolojik şekilde ortaya çıkan ölüm düşüncesi, insanın psikolojisini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle insanın mevcut dengesini koruması açısından, ölüm düşüncesinin sınırlarını belirlemek önemlidir. Ölüm karşısında geliştirilen tutumlar denge ve uyumunu yitirdikçe bireyin kaygı düzeyi artmakta, yaşadığı çevreye uyum sağlaması güçleşebilmektedir.

Psikolojik ve Sosyal Ölüm

Biyolojik olarak yaşam ve ölüm arasındaki sınır çok net bir şekilde tanımlanırken, psikolojik ve sosyal olarak ölüm bu kadar kolay belirlenememektedir. Psikolojik ölüm, zihnin bilinçli işlevlerini yerine getirememesi; sosyal ölüm ise kişinin bilincinin yerinde olmadığı halde tıbbi teknolojinin yardımıyla fiziksel işlevlerini yerine getirdiği, ancak diğer kişilerle etkileşim kurma anlamında sosyal işlevlerini yerine getiremediği durumu tanımlar.

Fiziksel ve sosyal ölüm arasında psikolojik sonuçları açısından da farklılıklar vardır. Hayatını kaybeden kişi yalnızca fiziksel ölümü yaşarken etrafındaki insanlar ölen kişi ile ilgili sosyal ölümü yaşarlar. Örneğin, trafik kazasında bir kişinin ani olarak fiziksel ölümü gerçekleşirken, sosyal ölümün, defin ve yas sürecinde ve ailenin ölen kişinin arkasında bıraktığı boşlukla başa çıkmaya başlamasından sonra olduğu söylenebilir. Bu nedenle, ölüm yalnızca fiziksel olarak gerçekleşen bir süreç değil aynı zamanda psikolojik ve sosyal olarak da yaşanan bir deneyimdir.

Merve Nur SERTKAYA

Psikolojik Danışman

Yrd. Doç. Dr. Fuat Tanhan, Dr. Figen Arı İnci., ’Ölüm Eğitimi’ , Pegem Akademi:1. Baskı: Kasım 2009

*Onur,  Bekir, Gelişim Psikolojisi ‘ Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm’, 5.Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, 2000, syf. 404

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir