
Oyun, Winnicottien Kuramının yapı taşlarından biridir. Melanie Klein’den farklı olarak oyunun sadece çocuğun içsel yaşantısını yansıttığını düşünmez ama aynı zamanda çevrenin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisini ortaya çıkardığını da öne sürer (Winnicott, 1973). Eğer psikanalistler için oyun terapötik bir araç ise; Winnicott oyun oynamanın kendisinin de bir terapi olduğunu aktarır. Çocuk, oyun oynarken aslında bir ‘geçiş alanı’ içerisinde bulur kendisini. Hayal gücü ile gerçeklik arasında, içsel gerçeklik ile dışsal gerçeklik arasında denemeler yapan çocuk bu alanı deneyimler: bir tarafıyla elinde tuttuğu oyuncak bebeğin cansız olduğunu bilirken bir tarafıyla da o nefes alan, bakım verdiği bir bebektir (Winnicott, 1971). Ancak bebek bu geçiş alanına girebilmek için bir nesnenin varlığına ihtiyaç duyar. Kendisine bakım ve sevgi veren bu nesnenin zaman zaman yanından eksik olmadığını ark edince kendi içsel temsil kapasitesine baş vurmaya başlar (Winnicott, 1958). İçsel temsil kapasitesi, kişinin bakım verenleri yanında olmadığında ve ona güven veremediğinde bu figürlerin içselleştirilmiş temsillerine dayanarak kendini güvende hissedebilmesidir. İşte bu kanlı canlı, eti butu olan, nefes alan figürlerin varlığı ile onları içselleştirdiğimiz, hayal gücümüzde yaşattığımız ve onlar olmadığında da bu hayale dayandığımız içsel dışsal şekilde dalgalanan dansta ayakta kalabilmek bir nesnenin varlığına bağlıdır. Farklı bir bağlamda, Freud ilk aşk nesnemizin bakım verenimiz olduğunu ancak onunla beraber olabilmenin imkansız olduğunu anladıktan sonra kendimize tekrardan bir aşk nesnesi bulabileceğimizin altını çizer (Freud, 1905). İşte ergenlik vaktinde kendimize ikinci bir aşk nesnesi bulabilmemizin hikayesi de böyle başlar. Bakım verenimizi çağrıştıran, ama ‘yasak’ olmayan bir nesne buluruz kendimize. Annemizle beraber olamayacağımız bellidir fakat bizim neslimizden, bizim yaşımızdan ona çok benzeyen birini bulabilirsek nasıl olur? Peki bulduğumuz bu aşk nesnesi ile içsel ve dışsal gerçeklik arasında gidip geldiğimiz anları tekrar yaşayabilir miyiz? Partnerimiz ile ‘oyun oynarken’ yaptığımız da bu değil midir aslında? Yetişkinliğim tüm ağırlığında yanında çocuk olabildiğimiz, naz yapabildiğimiz, bebek gibi konuşabildiğimiz ve bir bebek gibi sevilip sarmalandığımız bir alan sağlar bize bir ilişki. Yetişkinlik ile çocukluk arasında gidip gelen bu alan ise bazen bize türlü türlü oyunlar sağlar. Her ilişki ise kendi dinamiği içerisinde kendi biricik oyunlarını yaratır. Karşımızdakini tanıdıkça onu neyin güldürebileceğini daha da derinden anlarız; beraber yaşadıklarımız üzerinden yeni yeni oyunlar yaratırız. Bazen iki kişinin arasında inşa edilen dilin sözlerinden dökülür bu oyun, bu dili bilmeyen bir üçüncü de gülemez bu oyuna. Bazen de aynı küçüklüğümüzde yaptığımız gibi bedenlerimizin içe içe geçtiği, tepindiğimiz, atladığımız ve zıpladığımız oyunlar yaratırız beraber. Kimi zaman da partnerimize yokluğumuzda varlığımızı simgeleyen, biz ortalıkta yokken bulup şaşıracağı minik oyunlar bırakırız. Sanki kendimize ait içsel bir dünyaya sahip olmakla beraber, iki içsel dünyanın bir araya gelip beraber yarattığı bir alan daha çıkar ortaya. Bakım verenden ayrıştıktan sonra tek başımıza taşıdığımız o alanı başka biriyle tekrardan taşıyabilmenin sevincini yaşarız: İçsel olan dışsal olan ile içe içe geçmiştir. Karşımızdaki bizden ayrıdır ve farklıdır ancak bir yandan da bizim bir parçamızdır, bize dairdir ve içimize girmiştir. Aynı bir çocuğun bir tahta parçasında hem bir tahta parçası hem de fırtınalı denizlere maceraya çıkan bir gemi görmesi gibi; yarattığımız bu alan da birçok geçiş alanının kesişimi olur aslında. Karşımızdakinin çocukluk anısına dair bir parçayı tekrar canlandırdığımızda kahkaha atması bize ne söylemektedir? Yetişkinlik ile çocukluğun, geçmiş ile geleceğin, soyut olan ile somut olanın iç içe geçtiği bu çok katmanlı alan bize türlü türlü geçiş yapmak için alan sağlar (Moser, 1994). Aslında flört etmeye başladığımız andan itibaren bir yandan da oyun oynamaya başlarız. Baştan çıkarmayı başarabilecek miyiz? Karşı taraf kendimizden verdiğimiz küçük parçaları almayı kabul edecek mi? Daha büyük, daha gerçek, daha ağır parçalar versek yine de taşımaya istekli olacak mı? Kendimizi en saf haliyle gösterdiğimizde bu halimizi de tutacak mı? Cinselliğe giden yolda ise fiziksel etkinliğin ötesinde karşımızdakinin bizi en savunmasız ve çıplak halimizle kabul edip etmeyeceğini merak ederiz. Günlük hayatın erdemli rutinin uzaklaşıp ‘pisleşebildiğimiz’ yerde bize eşlik edip etmeyeceğini görmek için sınırları test ederiz. Cinsellik de somut olan ile soyut olanın birbirine karıştığı, spontane, kuralsız ve yaratıcı bir eylemin ta kendisidir. Cinselliğin kendisi en ilkel ve çocuksu yanlarımıza çağrı yaparken, heyecan ve yaratıcılığı birleştirirken başlı başına bir oyun alanıdır aslında (Krystyna & Wong, 2002). Fiziksel olan bedenin, somut olan partnerin üzerinden zihinsel alanlar yaratırız. Bazen fantezilerimizin ve rüyalarımızın nesnesi bazen de beraberlik ile inşasının aktörü olurlar. Aslında anda gelişen, kuralsız, hayal ve yaratı gücünü tetikleyen her şey bir oyuna dair ya da bir oyunun parçası olabilir. Bu anlamda ilişkiler bu geçiş alanlarını deneyimlemek, test etmek ve geliştirmek için kocaman bir kapı açar. Beraber oyun yaratmak ve onun içinde oynamak belki de ilişkimiz için yapabileceğimiz en güzel şeylerden biridir.

Zeynep Büyükkeser
Psikolog
Kaynakça
5 – Romantik İlişkilerde Oyun – Zeynep Görsel Kaynakça: Büyükkeser Aune, Krystyna & Wong, Norman. (2002). Antecedents and Consequences of Adult Play in Romantic Relationships. Personal Relationships. 9, 279-286. 10.1111/1475-
6811.00019.
https://www.behance.net/gallery/1239053 25/Jornada/modules/704190433
https://www.behance.net/gallery/5065570 3/Editorial-illustrations-for Freundin/ modules/ 300608179
https://www.istockphoto.com/
Rodriguez, R. (2004). Le jeu, paradigme du 10- 7’den 70’e İyileştirici Oyunlar: Psikodrama travail psychanalytique. Paris, Revue Özge Çankaya française de psychanalyse, 68, 1847-1853.
https://doi.org/10.3917/rfp.685.1847
Winnicott, D.W. (1975). Jeu et réalité ; l’espace potentiel, Paris, Gallimard. Winnicott D. W. (1958). La capacité d’être seul. In : De la pédiatrie à la psychanalyse. Paris : Payot, 1969, pp. 205-213. Freud S., (1905d), Trois essais sur la théorie sexuelle, Paris, Gallimard.

