SORUMLULUK AL MUTLU KAL!

Bu Yazıyı Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakikadır.

Toplum yaşamının her alanı devlet organlarıyla bağlantılıdır. Aile birliğiyle başlayan toplu yaşam süreci kişilerin düşünebilen, üretebilen, fikirlerini özgürce dile getiren birey olmalarıyla, kimi alanlarda toplumda devlet müdahalesi olmadan, aynı düşünce ekseninde bir arada olma ihtiyacını doğurmuştur. Devletin hegemonyasına yönelik mücadele etme, birey ve grupların salt kendi çıkar ve arzularına yönelik bir araya gelmeleri, örgütlenmeleri, faaliyette bulunmaları ve bu süreçte devletin etkilerini sınırlandırıp, “hukuk yoluyla” kendine özgü bir alan oluşturmaları sivil toplumun doğup gelişmesini ifade eder (Uğur, 2013). Burada en önemli nokta faaliyetlerin mutlak surette “hukuk” yoluyla yapılıyor olmasıdır.

Toplumdan topluma sivil toplum kuruluşlarının devlet ile olan mesafesi değişmektedir. Kimi Avrupa ülkelerinde devletin faaliyetlerine yardımcı bir destek mekanizması iken kimi ülkelerde karşı safhada bulunarak keskin sınırlar çizen bir sivil yapı mevcuttur.

Geçmişe dönüp bakıldığında sivil toplum kavramının toplumun değerlerine, yaşayış ve düşünce yapılarına göre şekillendiğini görürüz. 17. Ve 18. Yüzyıldan itibaren toplumsal sözleşme kavramı etrafında teorilerini geliştiren Hobbes, Locke ve Rousseau ile çatışmacı teorinin belli başlı temsilcileri olan Hegel, Marx ve Gramsci’nin görüşleri sivil toplum kavramının bugüne taşınmasında önemli katkıları olmuştur. (Abay, 2011). Türk toplumunda sivil örgütlenmelerin sanayi devrimi sonrasında daha net biçimlendiği görülür.

Sivil dayanışma tam olarak aynı anlamda olmamakla birlikte sivil topluma benzer ve sebep sonuç ilişkisi içinde çoğu düşüncesinde sivil toplum ile yolları kesişir. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle erişilebilirlik artmakta Doğu ve Batı kültürlerini etkisi altına almakta, yeni nesli olumlu etkilemenin yanında; dayanışma, sorumluluk ve beraberlik anlamında olumsuz değiştirmektedir. Bu durum tüketici toplumu oluşturmakta ve bireyselliği beraberinde getirmektedir. Hayırseverlik, gönüllülük, dayanışma, bir diğerinin iyilik halini düşünme, ortaklık duygularını yozlaştırmaktadır. Walter Scott’un da dediği gibi “ İnsanlar, birbirlerine yardımdan el çektikleri gün, insanlık yok olur, karşılıklı dayanışma olmazsa toplumlar olmaz!” .

Ülkemizde tarihin derinliklerinden bu yana dayanışma hep var olmuş, bu kimi zaman devlet eliyle yapılırken kimi zaman da dernekler, vakıflar, resmi olmayan topluluklar aracılığıyla olmuştur. Atasözlerimizde, edebiyatımızda, görsel ve işitsel sanatlarımızda dayanışma ruhu işlenmiştir.

Modernleşme olgusu yaşamımıza girdiğinde öz ile çatışmış ve yerini taklitçiliğe bırakır hale gelmiştir.  “Biz” ile renklenen duygulara hitap ederken, “ben” fikri yerleşmeye başlamıştır.

Geçmişten bugüne var olmuş ya da yeni kurulmuş kimi sivil toplum örgütleri çeşitli güçlükler altında faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Ekonomik, hukuki, siyasi, sosyal sorunlar varlıklarını tehdit etmektedir. Bununla birlikte hem kültürden, özden kopmadan dayanışma ruhunu yaşatmaya çalışmakta, hem gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmaya ihtimam göstermektedirler. Savundukları ve katkı sağladıkları ideoloji için geleneksel ile modernliği harmanlamakta, bir noktada buna mecbur bırakılmaktadırlar. Batı’yı da örnek alarak, dayanışma ruhunu gençlere aşılamak ve özü yaşatmak gayesiyle sosyal sorumluluk projesi uygulamalarını eğitim ve öğretime entegre etmektedirler. Bununla birlikte kurum ve kuruluşlar da ne kadar “ marka değerinin artması, maliyetsiz sonuçlar elde etmek, tanınmak” gibi ek anlamlar taşısa da sosyal sorumluluğa önem vermektedirler. Sosyal sorumluluğun faydalarına değinmek gerekirse:

  1. Kişilere sorumluluk duygusu aşılamak
  2. İhtiyaç sahiplerinin maddi ya da manevi gereksinimlerinin giderilmesine ön ayak olmak
  3. Kısa vadede duyarlı bireyler, uzun vadede duyarlı bir toplum oluşmasını sağlamak.
  4. Bir arada yaşamanın, millet ve toplum olmanın sürdürülebilir olmasını sağlamak
  5. İhtiyaçlar doğrultusunda, aynı sebeplerden muzdarip kimselerin yaşamlarındaki aksaklıkların giderilmesini sağlamak ya da çözüm odaklı gündem oluşturmak, farkındalık yaratmak.

Sosyal sorumluluk anlamının özünde; bir “mecburiyet, zorlama” düşüncesi olmaması beklenir. Bu, bireyin vicdani ve ahlaki bir erdemi olarak, aile müessesesinde temelleri atılıp kartopu gibi büyüyen ve yaşam boyu var olması beklenen duygu ve davranışlar bütünüdür.

Sosyal bir varlık olan birey, ihtiyaçlarına çözüm bulmak isterken bir diğerinin fikrine, varlığına, desteğine ihtiyaç duyar. Tanınmayan kimselerle ortak bir paydada buluşmak çözümleri kolaylaştırır. Bu sebeple dayanışma ruhundan uzaklaşmamak, bir diğerinin gereksiniminden ya da yoksunluğundan kendini sorumlu hissetmek, erdemli bir birey olmanın temelidir. Küçük yaşlardan başlayarak beraberlik ve dayanışma ruhu aşılayacağımız bilinçli bireyler ile gelecekte daha sorumlu ve sonuç olarak daha mutlu bir toplum var edebileceğiz…

KAYNAKÇA

Abay, A.R. (2011). Sivil Toplum Ve Demokrasi Bağlamında Sivil Dayanışma ve Sivil Toplum Örgütleri Erişim 24.09.2020. http://www.siyasaliletisim.org/pdf/siviltoplumvesivildayanisma

Uğur, S. (2013). Sivil Toplum Kuruluşlarının Sosyal Yardım ve Sosyal Hizmet Faaliyetleri. Bursa: Ekin

http://www.sosyalsiyaset.net/documents/soz_dusun.htm

                                                                                          AYŞE CENGİZ

                                                                                      Sosyal Hizmet Uzmanı

                                                                       Üsküdar Üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi

Bugüne Kadar Toplam 307 Görüntülenme, (Bugün) 2 Görüntülenme