YAŞAMIN İKİ UCU: ÖLÜM VE YAŞAM

Bu Yazıyı Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakikadır.

Uğruna yaşamak için bir nedeni olan, neredeyse her nasıla dayanabilir.

Nietzsche

  1. yüzyılda akıl ve sanayi aracılığıyla doğaya hükmetmeye başlayan insanlık, 20.yüzyılda geçmişten getirdiği temel inanç ve düşüncelerini sorgulamaya başlamıştır. İnsanoğlu, kurmaya başladığı bu yeni dünya düzeninde kendisini kaybetmiş, savaşlar ve ekonomik bunalımlarla birlikte toplum içerisinde eriyip gitmiştir. İnsan değerinin “hiç”e indiği bu dönemde varoluşçuluğun fenomenolojik yaklaşım ile olayları ele alması dönemin ruhuyla uyuşmuş ve varoluşçular her türlü olguyu sorgulamaya başlamışlardır. Bu sorgulama insanın değerinin ve yaşamın anlamının ne olduğu konusunda birtakım sorular sorulmasına neden olmuştur (Bilge ve Taşçı, 2020).

Varoluşçu yaklaşıma göre insan içinde bulunduğu koşullardan etkilenmekle birlikte kendi özgür seçimleriyle kendi koşullarını oluşturabilen ve hayatına müdahale ederek değişim yaratabilme potansiyeline sahip bir varlıktır (Geçtan, 1974). May’e (2019) göre, insan varoluşunu zaman ve mekân olmak üzere iki temel boyut üzerinden sürdürür. İnsan bir zaman tüketicisidir ve bu dünyaya fırlatılmasıyla birlikte kendisini iradesi dışında bu şekilde bulmuştur. Ergenlik dönemlerinde gençlerin sıklıkla dile getirdiği bu dünyaya kendi isteğiyle gelmediği düşüncesi ve yakınmaları aslında bir gerçeği dile getirmektedir. Varoluşçuluğa göre insan, bu dünyada iradesi dışında bulunuyor olsa da varoluşu süresince nasıl bir yol izleyeceği konusunda kendisiyle baş başa bırakılmıştır (Geçtan, 1974).

Ölüm ve yaşam birbirinden çok farklı kavramlar olarak görünse de kimi görüşe göre yaşam ve ölüm bir bütünü oluşturmakta, ölüm yaşamın amacı olarak kabul edilmekte ve yaşamı tamamlamaktadır (Karakuş, Öztürk ve Tamam, 2012). Ölüm her nefeste bir adım daha yaklaşılan, hayatın diğer yüzü ve yaşamın doğal bir parçasıdır. İnsanın varoluşunu anlamlandırma çabası ölümü anlamlandırma çabasıdır. Kaçınılmaz bir gerçek olan ölüm üzerine düşünmek ve ölümle yüzleşmek anlam arayışının en önemli duraklarındandır (Bilge ve Taşçı, 2020). Ölümün ne zaman nerede gerçekleşeceği insan tarafından bilinmese de kesin olarak gerçekleşeceği bilinmektedir. May ve Yalom insanların karşılaştığı en büyük sınır durum olarak ölümü işaret etmiş, özellikle de insanın kendi ölümü ile yüzleşmesi ağır sonuçları olabilecek bir sınır durum olarak nitelendirilmiştir (Akt. Bilge ve Taşçı, 2020).

Ölüm anksiyetesi, farklı isimler tarafından farklı şekillerde anılmıştır. Kierkegaard “olmama” korkusu, Jaspers “varoluşun kırılganlığı”, Heidegger “kesin olasılık” ve Tillich“ontolojik anksiyete” olarak ölüm anksiyetesinden söz etmişlerdir (Halıcı-Kurtulan ve Karaırmak, 2016). Ölüme karşı ortaya çıkan temel ölüm anksiyetesi de varoluşa yönelik bir çaresizlik ve yok olma korkusudur. İnsanların bu çaresizlik ve yok oluş ile baş etmesi için Yalom (1980; Akt. Bilge ve Taşçı, 2020), insanların kendilerini ölüme hazırlaması gerektiğini ifade etmiştir. Bu hazırlanış ise her “an” farklı “varoluşsal ödevlerin” yapılmasından geçmektedir. Randall (2007; Akt.Bilge ve Taşçı, 2020), varoluşsal temel çatışmalara karşı yapılması gereken temel ödevlerin yapılamayışının iç huzur ve uyuma zarar vereceğinden bahsetmektedir. Varoluşsal temel ödevlerin en başında ise ölüm ile birlikte yaşamak ve ölüme hazır oluş gelmektedir.

Rollo May (2019), insanların yaşarken kendilerini ölüme hazırlamasıyla ilgili olarak doğumdan ölüme kadar olan dönemdeki gelişim ve bağlanma aşamalarını önemli görmektedir. Ölümü cesurca kabullenmek olarak adlandırdığı “ölüme hazır olma” durumunu insanın yeniden yalnızlığa kendisini hazırlaması olarak görmektedir. Doğduktan sonra insanın gelişimsel olarak ebeveynlerine bağlandığı ve bağımlı olduğu bir dönemin olduğunu ve böylece kitleyle bir bağlantı kurmaya başladığı dönemin olduğundan söz eden May (2018), daha sonra yaşın ilerlemesiyle birlikte tersine bir akışın başladığından ve son olarak cesurca ölümü kabullenmek gerektiğinden bahsetmektedir. Burada önemli olan nokta ise başkalarına bağımlı bir hayat yaşayan kişinin ölümü cesurca kabul etmeyeceğini düşünmesidir. Başkalarına göre yaşayan bir insan kendi değerleri ve anlam duygusu olmadan ölümü cesurca kabullenemeyecektir. Sonuç olarak Rollo May, kendisi olarak yaşayamayan bir insanın kendisi olarak ölümü kabul edemeyişinden söz etmektedir. Ölüm anksiyetesiyle yüzleşerek cesurca ölümü karşılamak ve kabul etmek insanın temel çatışmasıyla yüzleşmesi ve bakış açısını değiştirmesiyle hayatını otantik olarak yaşamasına olanak verir. Yaşamı ilgilendiren her konunun aynı zamanda ölümle ilgili olduğunu düşünen Frankl, bunun sebebini yaşanılan her anın aslında öldüğünü belirterek açıklamaktadır (Bilge ve Taşçı, 2020).

İnsanın ölüm ile yüzleşerek cesurca ölümü karşılaması ve kabul etmesi insanın temel çatışmasıyla yüzleşmesi ve bakış açısını değiştirmesi hayatını otantik olarak yaşamasına olanak verir.

Kaynakça

  1. Bilge Y. ve Taşçı F. (2020). Sosyal ve Beşerî Bilimlerde Teori ve Araştırmalar (1.Baskı). Gece Kitaplığı.
  2. Geçtan, E. (1974). Varoluşçu Psikolojinin Temel İlkeleri. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. 7(1), 14-17.
  3. Halıcı-Kurtulan, M. ve Karaırmak, Ö. (2016). Ölüm kaygısı, tinsellik, dindarlık eğilimi ve varoluş kaygısı arasındaki ilişkilerin incelenmesi. SpiritualPsychologyandCounseling,1,163‒187. http://dx.doi.org/10.12738/spc.2016.2.0007.
  4. Karakuş, G., Öztürk, Z. ve Tamam, L. (2012). Ölüm ve ölüm kaygısı. Arşiv Kaynak Tarama Dergisi, 21(1), 42-79.
  5. May, R. (2019). Kendini arayan insan (18. Baskı) (K. Işık Çev.). Okuyanus Yayıncılık.

Görsel Kaynakça

  1. http://www.felsefetasi.org/olumun-ardindan/
  2. https://dnadanismanlik.net/varoluscu/

Sümeyye Nur ŞENER

Psikolojik Danışman

Bugüne Kadar Toplam 263 Görüntülenme, (Bugün) 2 Görüntülenme