Yükleniyor..
HERKES İÇİN PSİKOLOJİ

SAHTE KENDİLİKTEN GERÇEK KENDİLİĞE

 

   İnsan doğumundan itibaren kendi potansiyellerini gerçekleştirebilmek adına bir yolculuğa başlar. Bu potansiyellerini fark edebilmek, öğrenebilmek ve hissedebilmek için bir ötekine ihtiyacı vardır. İşte bu öteki dediğimiz “anne” bebeğin yaşamının kaynak noktasıdır. Özellikle 0-6 yaş döneminde anne ile bebek arasında kurulan ilişkinin, bir ömür boyu tekrarlandığı; annenin duygusal yapısının çocuğun iç dünyasına mühürlendiği bir yapıyı gözlemlemekteyiz. Bu yazıda “anne” olarak nitelendirdiğimiz kişi, çocuğa bakım veren “anne, baba, akraba veya herhangi bir” kişiyi tanımlamaktadır.

   Çocuk gelişim sürecinde, biyolojik büyüme ile birlikte ruhsal ve psikolojik gelişim de gün be gün, ilmik ilmik işlenerek, değişerek çocuğun içselleştirilmiş temsiller dünyası oluşturur. Buna bağlı olarak da kendilik tasarımı ve kimliğin tanımlanması meydana gelir. Gelişimsel süreç içerisinde sağlıklı yaşantı ve deneyimler olursa sağlıklı, travma ve olumsuzluklarla dolu deneyimler var ise sağlıksız yapılar meydana gelir.

   Çocuk zedelenen ve yıpranan benliğiyle birlikte yaşamda ilerlerken, gerçek potansiyellerini ortaya çıkarabilecek eylem ve düşüncelerden kendisini uzak tutar. Çünkü yaptığı eylem “anne” tarafından kabul edilmeyecek, fark edilmeyecek ve önemsemeyecektir. Her eylemde kabul edilmediğini, fark edilmediğini ve önemsenmediğini deneyimleyen çocuk, “anne” tarafından kabul edilen, fark edilen ve önemsenen eylemleri yapmayı tercih edecektir. “Anne”nin reddetmesine dayanamayan çocuk, “anne”nin gözüne girebilmek adına onun isteklerini yerine getirecektir. Yani “sahte” bir benlik ortaya koyacaktır.

Kısa bir teorik bilgilendirmenin ardından günlük yaşantı ve deneyimlere bakacak olursak, çevremizdeki öfkesini kontrol edemeyip toplum içerisinde problemler yaşayan, üzüntüsünü aşırı yaşayıp kendisini derbeder eden insanları görebiliriz. Eş/arkadaş ilişkilerinde aşırı bağımlı olup diğer kişiyi adetâ “işgal” eden kişileri de görebiliyoruz. Bu bireylerin erken çocukluk dönemlerini incelediğimizde, annesinin kendisiyle hemhal olamadığını ve annesinin eş zamanlı duygu geliştiremediğine dair yaşantılar ve anılarla karşılaşmaktayız.

Aşırı derecede kontrolcü, korumacı bir annenin çocuğu;  partner ve arkadaş ilişkilerinde “gerçek” duygularını ifade edemeyen, duygularını ifade ederse de “partnerinin/arkadaşının terk edeceğine” dair olumsuz inanış ve düşüncelerle “sahte” bir kendiliğe kendisine hapseden bir yetişkin hale gelebilmektedir. Farklı bir örnekle de bakacak olursak, resim defterine renkli boyalarla çeşitli şekiller ve resimler yaparken ellerinin boyanmasını  “ellerimi boyadım bak” diyerek coşkuyla göstermeye çalışan çocuğun, “ellerini mahvetmişsin, kıyafetlerin hep boya olmuş!” diyen çocukla eş zamanlı duygusal paylaşımı yapamayan anne tarafından karşılanması; iç dünyasındaki “üretkenlik” ve “girişimcilik” yapısını zedeleyen temel deneyimlerdendir.

İşte bu süreç “gerçek” istek ve arzularını hayata taşıyamayan, “sahte” bir kendiliği kendisine maske yapmış çocuğun hayata adım atmasına neden olmaktadır. Günlük yaşantılarında istek ve arzularını ifade etmekten imtina eden, çoğu zaman bir ötekinin istek ve arzularına boyun eğen eylemlerle yaşantısını sürdürmeye devam edecektir. Bu yaşantılara devam etmek onun “gerçek” kendiliğini fark edememesine, yaşamını da “mış” gibi yaşamasına sebep olacaktır.

  • “Yaşamda bazen düşüncelerim kabul edilebilir, bazen edilmeyebilir bu da gayet doğaldır”
  • “Gerçek duygularımı ifade etmek beni kötü bir insan yapmaz”
  • “Ben yaşamda değerli ve yeterli bir insanım, olumsuzluklar beni değersiz ve yetersiz yapmaz”

Daha da arttırılabilecek yukarıdaki cümleleri zihnine ve duygusal yapısına işleyebilen bireyler gerçek kendiliğin keyfini yaşamda tadarak; huzurlu ve gerçekçi bir hayatı yaşamış olurlar.

 

Klinik Psikolog Sabri ÇAKAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir