FARKLI BİR PENCEREDEN MOTİVASYON VE EĞİTİM

Güdülenme (motivasyon) tam olarak şu anda bana bu satırları yazdıran itici güçtür. Davranışımı başlatmakla kalmayıp devam etmemi ve hatta sonlandırmamı sağlayan rüzgâr görevi görür. Güdülenmenin iki türü günlük hayatta sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu türler içsel ve dışsaldır. Hatta son zamanlarda bunlarla eklenen motivasyonsuzluk kavramı… Eğer bu yazıyı ben bir kişinin zorlaması ile yazsaydım bu dışsal güdüden kaynaklı bir hareket olurdu. Ya da bir öğrenciye verilen bir ödevi düşünelim. Ödev var ve bu ödevin belirli bir gün içerisinde ders hocasına aktarılması gerekiyor. Aktarılmadığı takdirde bir ceza mekanizması ile birlikte dersten kalınması söz konusu. İşte dışsal dürtüler tam olarak böyle bir durumda ortaya çıkar. Cezanın ve ödülün olduğu yerlerde harici bir güdünün varlığı söz konusudur. İçsel dürtüler ise ihtiyaçlar, duygular, değerler ve amaçlar gibi tamamıyla birey içi süreçlerden oluşur. Aynı öğrencinin aynı ödevi “öğrenme sürecinin bir parçası” olarak görmesi ve ödevini bu motivasyon ile yapması dışsal değil içsel bir durumun yansımasıdır. Hatta eğer siz şu anda bu satırı okuyorsanız içsel motivasyonun çarkları dönüyor demektir.

Bugüne kadar çocukluk yaşlarımızdan itibaren ödül ve ceza kavramlarını sıkça duymuşuzdur. Hatta psikoloji eğitimi aldıysanız ekmek ve su kadar doğallaşır zamanla bu sözcükler. Peki ama ödüller ve cezalar gözümüze göründükleri gibi mi? Şüphesiz ödül ve cezanın bu kadar çok gündemde kalması pratik oluşundan kaynaklanmakta. “Bunu yaptın mı al sana ödül, hayır bunu mu yaptın al sana ceza…” Bu pratiklik her ne kadar kısa süreli kolaylık sağlasa da zaman içerisinde daha büyük kayıplar yaşatmaktadır. Yapılan araştırmalar ödül ve cezanın her zaman işe yaramadığını göstermiştir. Örneğin anaokulundan çocuklarını geç alan ebeveynler için bir ceza sistemi getirilmek istenmiştir. Bu sistemde geç kalınan dakikalar için okula ek ücret ödenmesi durumu vardır. Ancak bu ceza sistemi, davranışı azaltmak yerine attırmıştır çünkü ebeveynler bu durumu parasıyla yapılan bir işe dönüştürmüştür.

Ödül ve ceza sisteminin beraberinde getirdiği bazı sorunlar vardır. Bu sistem; içsel motivasyonu düşürmekte, yaratıcılığı baskılamakta, gayri ahlaki davranışları attırabilmekte, bağımlılık yaratıp kısa/dar kalıplı düşündürebilmektedir.  Bu kadar olumsuz getirilere rağmen salt kötü denemez bu sisteme. Bu sistemin de işe yaradığı durumlar vardır. Araştırmalar, mekanik ve yaratıcılık gerektirmeyen rutin işlerde bu sistem kullanılarak daha fazla verim alınabileceğini göstermiştir. Tabi ki ödülü nasıl kullanacağını bilmek koşulu ile.

İnsanlara işlerini nerede, ne zaman, kiminle ve hangi yöntemle yapma özerkliği tanındığında çok daha verimli ve yaratıcı ürünlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Son zamanlarda yaygınlaşmaya başlayan home-office ve mesai saatleri içerisindeki tanınan boş zamanlar bu durumun yavaş da olsa benimsendiğini göstermektedir. Büyük şirketlerin bulduğu iyi ürünlerin böyle zamanlarda ortaya çıkması ise bu durumun işe yaradığının en büyük kanıtı. İnsanlar kendilerine tanınan bu özgürlük ile birlikte bir amaç peşinden ustalaşma yolunda ilerlemektedir. Ustalaşmak sonu olmayan bir süreçtir, bir asimptottur. Sürekli olarak ona ulaşmaya çalışırsın ama elle tutmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. İşte bu süreci yaşatan ise şüphesiz akış yaşantısıdır. Belirli bir amaç uğruna zaman ve mekankavramını yitirerek, o işin kendisini en büyük ödül gören yaşantı ustalaşmanın kapısını aralayacaktır. Eğitim ortamlarında da akış yaşantısını kullanmak öğrenciler için ilginç bir deneyim olabilir. Ancak bu durumun sağlanabilmesi için muhakkak öğrencinin güçlü ve yetenekli olduğu alan bilinmelidir. Yetenekli olduğu alanda eğlenmesinin de sağlandığı ortamda çocuk, akış yaşantısıyla birlikte ustalaşma yolunda adım atacaktır. Öğretmenin rollerinden güdüleyicilik rolü tam da bu duruma hizmet edebilir.

Kuşkusuz güdülenme bir anda olabilecek bir durum değil, uzun bir süreç ve bu süreçte başarıyı getirecek olan durum çaba ve yetenektir. Ancak bu tabloda bir durumu gözden kaçırmamak gerekir. İnsanlar kapasiteleri kadar vardır ve güdülenme bu noktada performans için bir aracı değişken rolü üstlenir.  Bireyin gerçek performansı hiçbir zaman kapasitesinin üzerine çıkamaz. Eğer bir ampulün gücü 100 w ise 120 w akımda ampul patlayacaktır. Bu nedenle akımın çokluğu değil, ampulün gücü önemlidir. Bireyin performansı kapasitesini hangi oranda kullandığı ile ilgilidir. Bu kapasitenin de ne kadar kullanılacağını belirleyen faktör güdülenmedir. Güdülenme kapasitenin çoğunu kullanmayı sağlarken öte yandan dinamik olan kapasiteyi de geliştirmeye yardımcı olur.

Peki, güdülenmenin önünde ne tür engeller var da her insan bir anda motive olamıyor? İnsanların güçlü yanlarının farkında olmaması, korkuları, öğrenilmiş çaresizlikleri ve başaracaklarına inanamamaları kapasitelerini kullanmalarını ve güdülenmelerini engelleyen faktörlerdir. Bu faktörlerin hepsinin toplu olarak karşımıza çıktığı Davut ile Golyat hikayesine bir bakalım. Davut aslında çelimsiz ancak güçlü yanının farkında ve sınırlarını biliyor. Golyat’ın heybetli duruşu aslında onu hiç korkutmuyor ve bu duruma dair beslediği bir öğrenilmiş çaresizliği de yok. Aynı zamanda Davut, koskoca bir ordunun içinden kendini öne atan tek kişi olacak kadar da başaracağına inanmakta.

Bu motivasyon beraberinde asırlardır sürecek olan bir başarı hikayesini getiriyor. (Meraklısı için bknz. Malcolm Gladwell / Davut ve Golyat kitabı)Güdülenmeyi azaltan faktörler olduğu gibi arttıran durumlar da vardır. Herhangi bir zorlukla karşılaşmış olmak güdülenmeyi arttırmaktadır. Daha önce de bahsedilen akış kuramının da savunduğu gibi, bireyin yeteneklerinin biraz daha üzerinde karşısına çıkan zorluk o kişiyi amaca dönük güdüleyecektir. Tam tersi bir durum olan yeteneklerinin altındaki bir etkinlikte ise birey sıkılacak ve o işi yapmaktan vazgeçecektir. Ayrıca öğrenme sürecinin eğlenceli yapısı öğrencileri sürece dahil edecek ve meşguliyetlerini arttıracaktır. Süreç sonundaki geribildirimler ise en az süreç kadar önemlidir. Ancak geribildirimler verilirken kültürün etkisi unutulmamalıdır. Hintli bir öğrenciniz olduğunu düşünün. Yaptığı bir şeyin yanlışlığını anlatmak için kısa kısa salladığınız başınız onun için bir uyarı değil, bir onaylanma davranışı olacaktır. Bu durum günlük hayatta karşımıza zor çıkacak bir durum, biliyorum. Peki Güneydoğu’da bir köyde öğretmen olduğunuzu düşünün. Herhalde bu durumun başımıza gelme olasılığı biraz daha yüksek…  Her öğrenciniz size günlük olarak süt, yumurta, ekmek vs getiriyor. Eğer siz bunları rüşvet gibi algılayıp redederseniz, kabul görmeyen ikramlar öğrenci ile sizi yabancılaştıracaktır. O bölgenin ve insanların kültür yapısına uymak sizi ve onları motive edecektir.

Özellikle eğitimde güdülenme yoluna çıkarken yol arkadaşımız olarak yan koltukta hep kültür oturmalıdır. Hatta sadece bir yol arkadaşı değil aynı zamanda rehberimiz de olmalıdır. Okul, öğrenci, öğretmen, teneffüs, ders… Bunlar bizim toplumumuzda neyi ifade ediyor. Okul dediğimizde ilk olarak aklımıza ne geliyor? Öğretmen ile ilgili yaşadığımız ilk anıyı hatırlarken yüzümüz mü düşüyor yoksa gülümsüyor muyuz? Daha da önemlisi tüm düşüncelerden sıyrıldığımızda ne hissediyoruz?Beynimiz değil aslında kalbimiz okulla ilgili ne hatırlıyor? Bu soruların cevaplarını aldığımızda eğitimde güdülenme yolunda daha emin adımlarla nihai hedeflere ulaşılacağını düşünüyorum.

 

Araş. Gör. Özgür Osman DEMİR

Hasan Kalyoncu Üniversitesi

 

 

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir