Depresyona Kim Neden Yakalanır?

Günlük konuşmalarda çok rahat bir şekilde dile getirilen “depresyon” aslında büyük bir tehlike arz etmektedir. Depresyon, kişinin tüm hayatını etkileyerek kişinin hayata karşı bakış açısını kökünden sarsmakta hatta köreltmektedir. Bu yüzden Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 7 Nisan’da kutlanan Dünya Sağlık Günü öncesinde depresyon vakalarının artışına dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için bu konu hakkında bir araştırma yapmıştır. Yapılan araştırmada Dünya Sağlık Örgütü; hayatımızın bir bölümünde mutlaka herkesin karşı karşıya geldiği depresyonun günümüzdeki artışı ve hangi kesimlerde, ne sıklıkla görüldüğü üzerinde durmuştur. Araştırma sonucunda depresyon vakalarının artışı hakkında rapor hazırlanmıştır. Hazırlanılan rapora bakıldığında depresyonun; küresel çapta arttığı ve tüm dünyada ruhsal ve fiziksel bozuklukların en önde gelen nedeni olduğu görülmektedir. Örneğin psikosomatik hastalıklar ruhun herhangi bir rahatsızlık geçirmesiyle tüm bedeni etkilemektedir. Çünkü akıl sağlığı ile beden arasında bütüncül bir ilişki bulunmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütüne göre herkes risk altındadır ve çağımızın en yaygın hastalıklarından biri olan depresyon herkesi yaşamlarının bir aşamasında etkileyebilir. Depresyon diğer ruhsal bozukluklarla karşılaştırıldığı zaman listede ilk sırada yer alıyor. Yapılan araştırmada da görüldüğü gibi her 20 kişiden 1’i depresyona yakalanıyor. 2015 yılına bakıldığında da dünya nüfusunun yüzde 4’ünün depresyon geçirdiği görülüyor. Bu oran son on yıl içindeki yüzde 18’lik bir artışın göstergesidir.

Depresyon kadar yaygın olan bir başka bozukluk da anksiyete bozukluğu diğer ismiyle kaygı bozukluğudur. Anksiyete bozuklukları, birçok psikolojik sıkıntıyı içeren genel bir kategorinin adıdır. Anksiyete bozukluğu olan bir kişi, çoğu insanın endişe duymadığı veya tehdit altında hissetmediği durumlarda korku, panik ya da kaygı yaşayabilir. Anksiyete bozuklukları dünya nüfusunun yüzde 3’ünden fazlasını etkilemektedir. Anksiyete bozukluğunun bu kadar yaygın olmasının sebebi depresyona eşlik etmesi ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ile obsesif kompülsif bozukluk (OKB) gibi rahatsızlıkların da anksiyete bozukluğuna dahil edilmesidir. Uzmanlar 2005-2015 yılları arasında anksiyete vakalarının yüzde 15 oranında arttığını ve Amerika kıtasında çok yaygın olduğunu vurgulamaktadır. Ve Dünya Sağlık Örgütüne göre hem depresyon hem de anksiyete bozukluğunu aynı anda yaşayanların sayısı yadsınamayacak kadar fazladır.

Dünya Sağlık Örgütü yapmış olduğu araştırmada, depresyon vakalarını genel olarak yaş, cinsiyet, gelir durumu ve demografik etmenler bağlamında irdelemiştir. İlk olarak cinsiyet ve yaş aralıklarına göre ayırıp bakıldığında; 55-74 yaş arası kadınlar aynı yaştaki erkeklere göre yüzde 2 oranında daha fazla etkilenmektedir. Yaş aralığı belirlenmeden bakıldığında da kadınlar erkeklere oranla bir buçuk kat daha fazla depresyonla karşı karşıya kalmaktadır. Depresyonun kadınlarda erkeklere oranla daha yaygın oluşu biyolojik, ruhsal, toplumsal ve kültürel etkenlere dayanılarak açıklanabilir. Hormonal etmenler, çocukluğundan beri şiddete maruz kalma, girişken olma yönünden baskılanma, pasif ve bağımlı olmayı öğrenme, geleneksel cinsiyet rolleri ve beklentiler (ev işleri, çocuk bakımı, eşe karşı sorumluluklar), düşük eğitim ve gelir olanakları, işsizlik, aile içi şiddet, düşük sosyoekonomik düzey vb. kadınlarda depresyonu tetikleyen önemli hususlardandır. Bir diğer depresyonu tetikleyen neden de hamilelik dönemi ve doğum öncesi ile sonrası dönemdir. Hamilelik sırasında yaşanan ve bebeğin yaşamını tehdit eden sorunlar kadının daha fazla stres ve anksiyete yaşamasına neden olmaktadır (Arslan, Gürkan, Ekşi ve Yiğit, 2006, s. 77). Hamilelikteki depresyonla ilgili olan en önemli sorunlardan birisi intihar düşüncesine veya girişimine yönlendirilecek kadar kendi kendine zarar verebilme ihtimalidir ( Marakoğlu ve Şahsıvar, 2007, s. 528). Yapılan araştırmaya göre de hamilelerin yüzde 15’inde ağır depresyona rastlanmaktadır.

Bir diğer etmen de yetişkin nüfusun artması. Buna paralel olarak yaşlılık dönemi sorunları giderek önem kazanmakta ve depresyon vakalarının sayısı da artmaktadır. Yaşın ilerlemesi ile birlikte fiziksel yeteneklerde azalma, bilişsel işlevlerde gerileme, günlük aktivitelerini sürdürmede ve sosyal ilişkilerde zayıflama, yaşlılığın ölümü çağrıştırması, emekli olma ve ekonomik durumda kötüleşme, eş dost ölümü ve bireyin yalnız yaşaması, sosyal destek sistemlerinin zayıf olması gibi etmenler yaşlılarda depresyon gelişimine zemin hazırlar (Tamam ve Öner, 2014; Softa, Karaahmetoğlu, Erdoğan ve Yavuz, 2015). Bireyin yaşam hedeflerine ulaşamamış olması ve buna paralel benlik doyumunun sağlanamaması bu dönemde depresyon riskini artırmaktadır.

Depresyon vakalarının artışının bir diğer nedeni de yine demografik özellikler ile ilgili. Dünya nüfusunun giderek artması depresyon vakalarının artışına neden olmaktadır. Örneğin; kalabalık bir ülke olan Nijerya’da depresyon vakalarının sayısının 50 yıl içinde iki kat artması beklenmekte. Tüm bu verilere bakıldığında depresyonun zengin hastalığı olmadığı görülebilmektedir. Rapora göre de Afrika ülkelerindeki yetişkin nüfus oranının artmasıyla depresyon vakalarında da artış görüleceği tahmin edilmektedir. Ayrıca; yüksek nüfus artış oranı, göç ile bağlantılı nüfus hareketleri, insan hakları ihlalleri, beklenen yaşam süresindeki artış, yüksek kentleşme oranı, geleneksel geniş ailelerin öneminin azalması, yaşam biçimlerinde değişiklikler ve hızlı sosyal, ekonomik ve kültürel çevre değişikliklerinin yarattığı psikososyal zorlanmalar depresyon yaygınlığını artırmakta etkin olmaktadır (Kaya, 2007, s. 12).

Sosyoekonomik düzeyin düşük olması depresyonun sıklığını artıran bir başka etmendir. Depresyon ve anksiyete vakalarına daha geniş bir perspektiften bakıldığında depresyon, yüzde 80 oranında dar ve orta gelirliler arasında görülmektedir. İşsizlik ve yoksulluğun; fiziksel hastalıklar, bedensel yakınmalar, stres bozuklukları, depresyon, umutsuzluk, içe kapanma, öz saygı yitimi, davranış bozuklukları gibi ruh sağlığı sorunlarına yol açtığı görülmektedir.

Depresyon vakalarındaki sürekli devam eden bu artış, bir şeyler yapılma ihtiyacını doğurmuş. Depresyonun; utanç, sosyal ilişkilerden kaçınma, sorunları paylaşamama, isteksizlik, hayattan zevk alamama, kendini değersiz ve çaresiz hissetme gibi düşünceleri bünyesinde barındırması nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü ekim ayında bir yıl süren “Depresyonu Konuşalım” kampanyası başlatmıştı ( Bkz: http://who.int/campaigns/world-health-day/2017/en/). Depresyonda olan çoğu kişi kimseyle konuşmak istemez ve yalnız kalmak ister. Ama tedavi için bir yerden başlamak gerekirse ilk basamak “konuşmak”. Aynı zamanda depresyon geçiren kişilerin kendi yaşamlarında etkililiklerini artırmak, mutlu olmak için değişimin kendileri dışındaki durumlardan değil, kendilerinden başladığını fark etmeleri ve bunu yaşamlarında uygulamaları gerekmektedir (Karagöz, 2011, s. 2).

Kampanyanın hedef kitlesini ise gençler, hamileler ile yeni doğum yapmış olanlar ve yaşlılar oluşturuyor. Gelişen dünyayla birlikte gençler üzerindeki baskıların artması gençleri hedef kitle haline getirmiştir. Daha önemli bir nokta ise gençlerde artan intihar oranları oluyor. Küresel çapta 15-19 yaşındaki gençler arasında intihar en yüksek ikinci büyük ölüm nedeni olmakta. Depresyon ve intihar girişimi gibi sorunların ortaya çıkmasına; yaşamı değerli kılan olumlu nitelikleri görmezden gelmek, yaşamın kendiliğinden değeri olduğunu göz ardı etmek ya da kişiden bağımsız gelişen olaylarla kişinin baş edememesi sebep olmaktadır. Rapora bakıldığında da 2015 yılında yaklaşık 800 bin kişinin intihar ettiği görülmektedir.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak depresyon için toplum olarak birlikte hareket edilmelidir. Etraftaki insanlarla etkileşim halinde olunmalı, sosyalleşilmeli ve pozitif düşünme şekli baş etme mekanizması haline getirilmelidir. Sosyalleşme ise bizi bağımlı hale getiren mobil cihazlarla değil, insanlarla karşılıklı ilişkiler geliştirerek gerçekleştirilmelidir.

Kaynakça:

  1. Schlein, L. (2017, 14 Mart). Depresyon Vakalarında Artış. Erişim adresi: https://www.amerikaninsesi.com/a/depresyon-vakalarinda-artis/3764969.html
  2. Tamam, L., & Öner, S. (2001). Yaşlılık çağı depresyonları. Demans Dergisi1(2), 50-60.
  3. Mete, H. E. (2008). Kronik hastalık ve depresyon. Klinik Psikiyatri11, 3-18.
  4. Kaya, B. (2007). Depresyon: Sosyo-ekonomik ve kültürel pencereden bakış. Klinik Psikiyatri10(6), 11-20.
  5. Karagöz, Y. (2011). Olumlu düşünme eğitim programının ergenlerin geleceğine yönelik iyimserlik, depresyon ve bilişsel çarpıtma düzeylerine etkisinin incelenmesi (Doctoral dissertation, DEÜ Eğitim Bilimleri Enstitüsü).
  6. Arslan, H. Gürkan, A. G. Ö. C. Ekşi, A. G. Z. & Yiğit, Ö. G. D. F. E. (2006). Doğum Sonrası Depresyonun Annelik Yaşamına Etkileri. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi10(10).
  7. Marakoğlu, K., & Şahsıvar, M. Ş. (2008). Gebelikte depresyon. Turkiye Klinikleri Journal of Medical Sciences28(4), 525-532.
  8. Softa, H. K. Karaahmetoğlu, G. U. Erdoğan, O. & Yavuz, S. (2015). Yaşlılarda Yaşam Doyumunu Etkileyen Bazı Faktörlerin İncelenmesi. Yaşlı Sorunları Araştırma Dergisi8(1).

Görsel Kaynakça:

  1. http://listelist.com/depresyon-fotograflari/
  2. https://tr.pinterest.com/pin/550283648193292375/
  3. http://www.karadenizgazete.com.tr/saglik/depresyon-hamileleri-de-vuruyor/87917
  4. http://deli-anne.com/?p=23626
  5. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150723_vert_fut_ruhsal_hastalik_siddet

Hazırlayan:
Büşra Akçay
Üsküdar Üniversitesi

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir